Pazartesi, Kasım 26, 2007

Nenuial


Vallandur, Themodir, Aldalin ve ben. Evendim gölünde bir gündoğumu izler iken.

Salı, Ekim 23, 2007

Ecthelion & Glorfindel


"Of the deeds of desperate valour there done, by the chieftains of the noble houses and their warriors, and not least by Tuor, much is told in The Fall of Gondolin: of the battle of Ecthelion of the Fountain with Gothmog, Lord of Balrogs in the very square of the King, where each slew the other, and the defence of the tower of Turgon by the people of his household, until the tower was overthrown; and mighty was its fall and the fall of Turgon in its ruin."
&
"In Rivendell there live still some of his chief foes: the Elven-wise, lords of the Eldar from beyond the furthest seas. They do not fear the Ringwraiths, for those who have dwelt in the Blessed Realm live at once in both worlds, and against both the Seen and the Unseen they have great power"

Salı, Ekim 02, 2007

Elrond


Ang - Abi beni istemişsiniz.
Elrond - Gel otur, Gildor abin senle ilgili güzel konuştu sana göre işim var, ama anlat bakalım ne yaparsın ne edersin. Elinden ne iş gelir.
Ang - Mandos E tipinden yeni çıktım, ne iş olsa yaparım abi.
Elrond - Tamam al şu evrakı götür kütüphaneciye ilgilensinler. Bide çay söyle koridorda Lindir var
Ang - *içinden* O Vilya parmağında olmıcak ben söylerdim sana ya çayı kahveyi. Neyse...

Salı, Eylül 11, 2007

Unfinished Tales #5



"Werner aynaya baktı. Yüzünü sağa sola çevirerek değişimleri kontrol ediyordu.

Bir insanın yaşayabileceği en garip tecrübelerden birini yaşamasının üstünden 12 yıl geçmişti. Bu sürede ölen insanların sayısını kimse bilmiyor. Savaş Dünyaya olduğu kadar insan ruhuna da kanlı yaralar açmıştı. Hiçbir şeyi bıraktığınız yerde bulamıyordunuz. Doğduğunuz yerler rus toprağı oluyordu. Çocukluk ve gençliğiniz anlamsızdı. Anılar ölüydü. Nerdeyse hepsi... Ölüydü.

Werner, Mjollnir'in üst katında ne yapacağını bilmez bir halde dışarı çıktığında......"

.....

.....

.....


*5. kısım yayımlanamaz. Çok düşündüm. I ıh...*

Çarşamba, Eylül 05, 2007

Unfinished Tales #4



Soğuk bir sabah.

Takvimler 1940 yılının martını gösteriyordu. Almanya yedi aydır savaşıyordu. Tabii buna savaş denebilirse.

Polonya gibi büyük bir devletin işgali gülünç bir şekilde hızlı olmuş. Alman panzerleri, gelenekçi leh süvarisini ezmişti. Eylül sonundan beri Almanya kabuğuna çekilmiş beklemekteydi. Bu sırada hem ingilizler hem de fransızlar savaş açtıkları Almanya'ya saldırmak için acele etmiyorlardı. Tek tük deniz çarpışmaları oluyor, bunlar haricinde herkes kan dökmek için gelecek baharı bekliyordu.

Baharın ilk belirtileriyle o sabah almanlar aniden Norveç üzerine yürüdü. Tarafsız olduğunu anlatmaya çabalayan Norveçlileri dinleyen yoktu. Birkaç direniş noktası dışında mukavemetle karşılaşılmadı bile. Ve o soğuk mart sabahının ilk ışıklarında Hamburg yakınlarındaki bir havaalanında hummalı bir çalışma sürmekteydi. Leutnant Werner Heinrich ve I/JG77 pilotları Skaggerrak boğazı üzerinde hava üstünlüğünü sağlama emri almışlardı. 5 dakika içinde kalkış emri verilen onaltı avcı uçağının uçuş rotalarında iniş yeri Oslo yakınlarında belirsiz bir meydan olarak saptanmış. Pilotları bir söylentidir almıştı. Tanrı aşkına neler oluyordu böyle.

Onaltı uçak, dört adet V meydana getirip danimarka üzerinden Norveç sularına doğru yol aldılar. Otuz sekiz dakika sonra mart ayını daha soğuk yaşayan Oslo sakinlerinin üzerinde uçuyorlardı. Norveç fiilen işgal edilmeye başlanmıştı. Teğmen Heinrich ve pilotları ise bu hadisenin ilk tanıkları oldular. Düşman toprakları üzerinde hava üstünlüğünü sağlayarak birer birer Oslo havaalanına indiler. Norveçli bir üsteğmenden havaalanını sembolik olarak teslim aldılar. Kırmızı lacivert Norveç haçının yanına alman gamalı haçı çekildi. Günler geçmeden norveç harekatı başarılmış, Oslo sokakları bisikletli alman askerleriyle dolmuştu. Çatışmalar deniz üzerinde yoğunlaşmış Almanlar bir kruvazör kaybederek bir ülke kazanmıştı.

Teğmen Heinrich'in hikayesi burada yeni başlamaktadır ama askeri hayatı sonlanmak üzereydi. Doktorların kesin tanı koyamadığı bir hastalığa tutulmuş ve Bergen kentinde fløyen sırtlarında bir sanatoryuma süresiz istirahate gönderilmişti. Anlaşılan oydu ki savaş bir süre daha sakin geçecekti. Oslo askeri hastanesinden çıkarken Teğmen Heinrich koyu mavi ceketini giydi. Şapkasını koltuğunun altına alarak kötü kesilmiş sarı-kumral saçlarını tarağıyla taradı. Aynadaki bitkin yüzünden hoşlanmamıştı. 24 yaşında hayatla ilgili yeterli deneyimi olmayan herkesin başına geldiği gibi savaş onu çağırmıştı. Bu öyle büyük bir şeydi ki orda öylece kayıtsız kalamazdınız. Komşunuzun genç oğlu savaşa giderken evde oturmak acı verirdi. Bundan kırk yıl sonra torununuzun kucağınıza oturup "dede savaşta ne yaptın?" diye soracağını düşünmek yeterliydi. Artık sıkıcı olmaya başlayan bir savaşta halsiz ve bitkin hava pilot teğmeni Werner Heinrich'in aklında bu düşünceler vardı.

Yağmurla ıslanan Oslo sokaklarında Werner bir süre yürüdü. Hayatında kimse olmamıştı. Anne ve babasının bitmeyen dertleri yüzünden kapağı askeri okula atmış, kısa zamanda pilot olmuştu. Polonya harekatının demir haç nişanı taşıyan gazilerindendi. Ama sadece bu kentte kendini bu kadar yaşlı hissediyordu. Martılar, komik kazaklar giyen yerli halk, evlerin duvarlarından bile asla çıkmayacak şekilde sinmiş balık kokusu ona kendi iç dünyasını gösterip duruyordu. Kederli doğan bir çocuktu Werner. Büyük ihtimalle de kederli ölecekti.

Teğmen Heinrich'in istasyona ulaşmak için hızla geçtiği Karl Johans Gata, o yıllarda büyükçe bir sokaktan farksızdı. Şanslıysanız bir otomobil içinde insanlar görürdünüz. Alman üniformalı olmayanlar, üniformalılara şüpheyle bakardı. Kafayı kaldırıp insanları süzmek zordu. Onların ülkesindeydiniz. İzin vermiş gibi de görünmüyorlardı.

Werner, Bergen'e bir tren bileti alarak hemen kompartmanına yerleşti. Trenin kalkmasına daha iki saat olduğunu önemsemedi. Gazeteye bakınarak, saatiyle oynayarak, küçük defterine notlar alarak vakit öldürdü ve Bergensbanen treni Almanya'da bile nadir görülen bir dakiklikle tam vaktinde yola çıktı. Oldukça sıkıcı geçen bu yolculuğu yapayalnız geçiren Werner Heinrich için on sekiz saatin nasıl bittiğini anlatmak oldukça güç.

Bergen, (her ne kadar Werner için sadece balık kokusundan ibaret olsa da) canlı bir şehirdi. Enfes günbatımlarında, mor pembe ve sarının her tonu görülebilirdi. Yine de eski balıkçı şehri Bryggen, hansa döneminden beri alman ruhunu koruduğundan teğmene daha tekin bir hava vermişti. Werner şehri yalnız başına biraz turlayarak fløyen'e tırmandı. Sanatoryumun misafirhanesine kayıt oldu ve bahçesine çıktı. Enfes bir liman manzarasına karşı tedavi olmakta olan hastaları inceleyerek boş bulduğu bir banka oturdu. Sonra, "Oh harika" diye düşündü. "Milletin savaşta kıçı kızarırken ben büyükannemle burda örgü öreceğim" Sonra kendine az yaşlı olan bir isveçli hasta bularak hiç hatırlamaya değmeyen bir tür muhabbete girdi. Savaşın seyri, alman denizaltıları, amerika ile ilgili falan.

Akşam yemeği ağır hastalara sanatoryum'da verilmeliydi ama Werner'in hasta olduğu dahi şüpheliydi. Güzel bir sivil takım düzdü kendisine. Koyu renk bir kravat. Yakaları dik keten bir gömlek ve tiril tiril siyah ceket - pantolonla mat siyah iskarpinler seçti. Sonra kente inerek yemek yiyeceği bir yer aradı.

Mjollnir o zamanlar güzel bir lokantaydı denilebilir. Burayı isveçli bir kadın işletiyordu ama kendisini arada bir görenler ancak olurdu. Onun yerine sigara ve gül satan (ikisi de norveç'te azdı) genç hanımlar, bu lokalin sahibesinden hep daha çok hatırlanmıştır.

Lokale girip kendine denize nâzır bir yer beğenmişti. İçeride yalnızdı. Yüzü çilli norveçli bir kızdan kibrit satın aldı. Kendine smaskribbe, roesti, ve jule birası ısmarladı. Beklemeye koyuldu. Günbatımından sonra gelen kuzey rüzgarı lokalin içinde dönerek esiyordu. Pencereyi kapatmak için ayağa kalkacağı sırada birden kıyamet koptu. Düşen tabak, bardağın ve (hatta sürahinin) sesiyle Werner olduğu yere çakıldı. Savaştan gelen kimseler için böyle gürültüler hiç.. ama hiç tekin değildir.

Kafasını çevirdiğinde garsonu özürler falan dileyerek yerde bulacağını sanmıştı ama yanılıyordu. Onun yerine son derece şık giyinmiş otuzlarının sonlarında bir hanımı kendine bakarken buldu. Bu Mjolnir'in sahibi olacak kadın olmalıydı. "-Ziyanı yok" diyerek kendisini rahatlatmak için gülümseyerek birşeyler söylemeye kalktı ama o da ne! kadının onu duyduğu falan yoktu. Öyle dikildiği yerden, ince uzun bir deniz feneri gibi ona bakıyordu. Werner bir sorun olduğunu hissederek ayağa kalktı. Kadın, adamın her hareketini izliyordu.

"-Werner Heinrich! Teğmen!" diye kendisini tanıtmaya çalıştı. Saniyeler süren bakışmanın ardından kadın nihayet teğmene yumuşamış göründü. El sıkıştılar ve kadın bütün o kırılmış tabak çanağın üstünden atlayarak Werner'in masasına oturdu. Genç teğmen, zarif kadının Mavi-yeşil gözlerini kendine sapladığını ve çevirip durduğunu rahatsız bir şekilde hayal etti. Açıkçası kadının bir derdi varsa -ki bunu bilmiyordu- anlatmış olmasını dilerdi.

"-Fraulein'ın bir sorunu olmalı ki beni öldürecekmiş gibi bakıyor" dedi Werner gülümseyerek.

"-Aksine sizi çok yakından tanıdığım birine benzetiyorum teğmen, acaba nerelisiniz?" dedi kadın.

"-Ailem Avusturyalıdır" dedi Werner Heinrich. "-Ama bugünlerde her yer Almanya oldu. Sigara almaz mısınız?"

Werner kadının sigarasını yakarken tavrını önce komik buluyordu. Ama sonra tehlikeli bulmaya başladı. Hanım durmadan sorular soruyor, Almancayı da diğer birçok dil gibi kusursuz konuşuyordu. Bölge tarihi hakkında muazzam bir bilgisi vardı bu kadının. Sonra kendini Aethel olarak tanıtan hanımın nedense gözleri doldu. İkinci bir sigarayı beceriksizce dudaklarına götürürken Werner anlamayarak sigarayı yaktı. Kadın uzun mantosunu teğmenin de yardımıyla giyerek dışarı çıkmak istediğini söyledi. Deli gibi aç olan Werner Heinrich sıklımaya da başlasa kadının çekiminden kurtulamıyordu. onda hiç anlamadığı bir şey vardı. Tanıyor gibiydi. Ama nereden.

Birlikte karanlık balık pazarını geçerek yağmurla ıslanmış rıhtıma vardılar. Kadın birden ona döndü. Werner heyecanlanmıştı. "-Eee" dedi. "-Şimdi ne olacak?"

Ve kadın kendisinden hiç beklenilmeyen yüce bir sesle konuşmaya başladı. Anlaşılmasa bile her kelimesi insanın ruhuna işliyordu. Kelimeler zamanı aşarak Alman teğmenin yüzüne sert tokatlar indiriyordu. Werner sendeleyerek düştü. Aklı karmakarışık olmuştu. Sonra kadın dimdik durarak ona şöyle seslendi:

"Şimdi bana bak Beomund oğlu Beolfwyn!, Âraf'ın isimsiz ruhu Jherein!, Şafakta vurulan Gerard Coutances!... Her isminle sesleniyorum sana! Beni gör!"

Sözlerin gücüyle geriye savrulan genç teğmeni bilmediği hatıralar allak bullak etmişti. Zamandan da eski bir hikayenin başrolünde gibi hissediyordu şimdi kendini. Kadının dediği her ismi tanıyor ama rüyadan uyanınca sanki o rüyayı gördüğünü inkar eden bir adam gibi kabullenemiyordu. Zayıf bile olsa bu çağdaki geçmişi onu delilikten koruyordu. Sonra Werner sendeledi. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Bergen sokaklarında ağlamak herkes için iç rahatlatıcı olmuştur zaten. Werner de rahatladı. Uzakta kalan geçmişini gözyaşlarına tutunarak buldu. Sonra kadına tekrar baktı.

Aşk onu öylesine bir hızla ele geçirdi ki dünya bir süre yavaşlamıştı. Umutların ötesinden çıkıp en gizli hayallerindeki bir heykeldi bu kadın. Bazen rüyalarında onu gördüğünü sanır ama ne olduğunu bilemezdi. Onu düşünerek doğduğunu biliyordu. Onu düşünerek öleceğini de... İşte Werner o zaman ağladı. Ağlarken timsah gibi sürünmekte olduğu paket taşlı kaldırımdan yavaşça yükseldi. Kadına yürüdü. Ve orada meleklerin dikkatli gözleri altında kavuştular. Dünya ölmek üzereyken umut yeni bir filiz verdi.

Sabahın ilk ışıklarına kadar bu şehirden bile eski iki aşık bölük pörçük hikayelerini birleştirdiler. Birbirlerini asla doymadan ama nazikçe öptüler . Kah adam kadının dizlerine yatmış, kah kadın adamın kollarında uyuklamıştı. Mutlulukları o sabahın güneşi kadar parlaktı. Werner ve artık adını artık gizlemeyen Eldrith, Mjollnir'in üst katındaki kadına ait odaya girdiler. Giyinik bir halde yatağa uzandılar. Sarılmıyor olmak öylesine büyük bir korkuydu ki ne kadar bir süre orada sarılmış halde bulunduklarını bu hikayede okuyamazsınız.

Ve sonra beklenmedik bir şey oldu. Odanın penceresinin iki yanında olan iki sandalyede iki adamı oturur buldular. Bunlar zamanın ötesinden beri kendilerini izlemekle görevlendirilmiş meleklerdi. Yaşlı gözüken ve yüzünde hiçbir ifade okunamayan Dirhael solda oturuyordu. Yeşil bir alman üniforması içindeydi ve bacak bacak üstüne atmıştı. Diğer sandalyede ise onlara korkutucu ama vahşi bir güzellikte bakan siyah SS üniformalı Semiel duruyordu. Sonra Dirhael konuştu:

"-Ey adam!" dedi. "Günlerinizin sonuna vardınız ve hakkınızda verilen hüküm dolmuş görünmekte. Yaradanın lütfu size son kez bahşedilecek. Belli ki kavuşmuş olduğunuz günün ertesinde ayrılmak istemezsiniz. Ama kulak verin diyeceklerimize" ve sonra Korkunç Semiel konuşmaya başladı.

"-Sevenleri ayırmaya biz meleklerin ve hatta güçlü Lucifer'in bile gücü yetmez. Bunu ancak iyi bir amaç uğruna kendiniz yaparsınız. Bugün kavuşur ve hükmü tamamlarsanız önünüzdeki yıllar size dalgalar gibi çarpacaktır. Gelecek savaşların yıkımı ve ölenlerin ağıtları mutluluğunuzu gölgeleyecek, çocuklarınızı sakat bırakacaktır"

"-Ne demek istiyorsun melek?" dedi Werner Heinrich. "-Birbirimize yüzyıllar sonra kavuştuk, ne diye şimdi onu bırakacakmışım?"

"-Zira" diye devam etti Dirhael, "-Aşkınızın aşamayacağı kederler zamanıdır. Size tavsiye veririz biz. Zorlamayız. Buradan çıkarken birinizi almamıza müsaade buyurursanız gelecekte aşkınız belki güvende olabilir."

"-Ama olmayabilir de" diye tamamladı Semiel.

"-Her hal-ü kârda buradan bizimle çıkacak olan ölecek ve gelecekte tekrar diğeriyle karşılaşmak üzere doğacaktır." dedi Dirhael

"-Ya burada kalan kişiye ne olacak?" diye sordu Eldrith.

"-Yaşı buraya girdiği anki gibi kalacak ve asla yaşlanmayacaktır. Dünyayı dolaşarak eşini arayacak ancak bu sürede dinlenemeyecektir." dedi Semiel ruhsuzca.

Odaya sessizlik çöktü. İki aşık birbirlerini çok özlemişti ve bu melekleri çok kederlendiriyordu. Ancak dünya daha büyük kederlere gebeydi ve zaman gitgide azalıyordu. "-Ne diyorsun yaşlı olan?" dedi Semiel kadına dönerek. Seçim hakkı senindir.

Eldrith bu soruyla karşılaştığında dünyada tam 144 yıldır yürüyordu. Her bir gününü de sevdiği adamı arayarak geçirmişti. Çok yorgundu. Çok bunalmıştı. Ne kadar aşık da olsa genç değildi. Bedeni kusursuz bile olsa içinde kuruyan bir ağaç vardı. Sevdiğinin kollarında bir süre düşündü. Fedakarlık etmeye karar verdi.

"-Ben" dedi "-Sizle bu odadan çıkıp gideceğim. Werner burada gençliğiyle kalacak."

Melekler başlarını eğerek kabullendiler. Çiftin vedalaşması yürek parçalayan bir sahneydi. Hiç zorlanmadan ağlıyorlardı. Sonra Semiel ayağa kalkarak kadının elini tuttu. Beraberce dışarı çıktılar.

O gün,

Ertesi gün,

Daha sonraki birkaç gün,

Werner Heinrich o odadan asla çıkmadı. Görevi ağırdı. Onu bu dünyada savaştan sonra arayacaktı. Henüz doğmamış birini nasıl arayacağını düşünerek pencereden yağmurun altındaki Bergen şehrini izledi.

Salı, Eylül 04, 2007

Unfinished Tales #3


İmparator günbatımında haritanın üzerine eğilmişti. Karşılarına çıkmış denli bir gücü devirebilirler miydi?
İki gün at üstünde karış karış tüm çevreyi gezinmişti. Savaş çoktan patlamıştı ama asıl çarpışmanın geçeceği yere karar vermek zordu. Haritada Kobelnitz, Sokolnitz, Telnitz köyleri üzerinde gözleri dolandı. Austerlitz yazısını gördü ardından. Bunu birkaç kez kendi kendine tekrarladı. Sonra gülümsedi.
Napoleon'un Grande Armee'si devrimin çocuklarıydı. Giyotinin sayısız kez düşüp kalktığı terör dönemini hatırlıyorlardı. Krallara ölüm diyerek kralları devirmişler, kimbilir hangi garip kaderle yine bir imparator sancağı altında savaşa girmişlerdi. Bu imparator asla geçilmeyen versailles parmaklıklarının ardındaki güneşin oğlu değildi. Korsikalı yarı asil bir adamın oğluydu. Ve Yüzbaşı olarak olarak orduya girmişti. Ama şimdi imparatordu. Önemli olan buydu.
Bir gün kendileri de Fransa mareşali veya imparator olabilirler miydi? Belki... Devrim şimdiden çok şeyi değiştirmişti bile.
O sırada 22 yaşında olan topçu subayı Gerard Coutances, tüm o omzu zengin sırmalarla dolu mareşaller harita üzerine eğilmişken 11 parça topuyla Ulm yönünden Austerlitz tepelerine yürüyordu. Subaylardan mesafeyi korumaları ve gece yolculuk yapmaları istenmişti. İşin aslı Grande Armee doğduğu günden beri hep bir yerlere yürümüştü. Yemeksiz, yataksız ve rahat yüzü görmeden tüm avrupayı geçiyorlardı. Gerard'ın yaşlı kahverengi atı dört gündür yürümekten kendini zor taşır hale gelmişti. Askerler ise 8 librelik ağır topları cepheye sürüklerken susuzluktan yere yığılır olmuşlardı. İki atı, altı adamı ve bir havan topunu kaybederek Austerlitz'e ulaştılar. Bernadotte'un birinci kolordusu ait olduğu tepelerde yerini almıştı. Askerler yorgundu ama savaşın çılgınlığıyla ayaktaydılar. Takımın üç subayı ise nöbetleşe uyuyorlardı. Gece 03:40'ta Gerard'ın nöbeti bitti, ve (belki son) uykusuna dalmak için çadırına yöneldi. Kalın battaniyeler altına ellerini ovuşturarak girdi ve hemen uyudu.
Kader onu garip bir rüyanın içine attı.

Bir elinde tabancayla kaybettiği arkadaşlarını soluk soluğa ararken karanlık bir ormana dalıyordu rüyasında. İnce dallar yüzünü jilet gibi biçiyor ama geride onu kovalayan avusturyalıların kahkahası yaklaşırken durmaya cesaret edemiyordu. Hava yarım bir ayın aydınlatabilecğei kadar aydınlıktı. YIldızlar seçilemiyordu. Ormandan çıkmaya ne kadar çalışırsa o kadar derinlere dalıyordu. Sonra kendi kalp atışlarının ve soluk alıp verişlerinin arasında tekin bir ses duydu Gerard. Eğer sözcük böyle tarif edilebilseydi yerinde olurdu. Gerard günüz gözüyle bu sesi duysaydı kendisinin ona bağırdığını düşünürdü ama rüyalarda her şey tersten işliyor olsa gerek.

Sese doğru tabancasının horozunu kaldırarak ilerledi. Gerekirse ölürdü ama sesin kaynağını bulmadan olmayacaktı bu. Pencereleri sıkıca örtülmüş bir kulübe gördü rüyada. Gerçekliği ve korkunçluğu karşısında dudaklarını ısırdı. Tüylü Trikorn şapkasını başından alarak yüzünü yelpazeledi. Kapısına doğru yürürken kalbi davul kadar kadar güçlü çarpıyordu. Sağ elinde tabancası olduğu halde yarım açılmış kırık kapıyı sol eliyle iteledi. İçeride gördüğü manzaraya hayret ederek kapıda kilitlendi.

Genç bir hanım vardı karşısında, kucağında da kızı. Karanlıkta yüzü seçilemiyordu annenin ama korkmuş olduğu belliydi. Kumral saçlarını derli toplu tutan beyaz tülbent çamurla kirlenmişti. Elinde artık hiçbir ekmeği kesmeyecek kadar kör bir bıçak tutuyordu kapısında dikilen askere karşı. Kız ise gözlerini sıkı sıkı kapatmış sessiz duruyordu. Bu manzara karşısında Gerard'ın içi yumuşadı. kalbinin üzerine tatlı bir sıcaklık yürüdü. Dolu tabancasını kemerine sokarak anne önünde diz çöktü. Sonra sönmekte olan meşalenin alevinde ona baktı.

Kim olduğunu doğduğundan beri biliyordu bu hanımın. Çocukluğunda kopuk hikayeler anımsıyor ama bir türlü onları yakalayamıyor, birleştiremiyordu. Gençliğinde uykuda konuşurken annesi onu dinleyip anlam verememişti. Şimdi tüm hikayeler birleşmeye, bir düzen oluşturmaya başlıyordu. Korkusu meraka dönmeye başlamış olan kıza dolu gözlerle uzun uzun baktı. Ellerini avcunun içine alarak öptü. Sonra unutulup gitmiş ve bir gün hepimizin anımsayacağı bir dilde seslendi ona.

Gerard'ın nöbeti tekrar gelirken onu uyandırmaya gelen asker komutanının uykusunda konuştuğunu anlamış, ne söylediğini duymak için yaklaştığında kontrolünü kaybederek gözyaşlarıyla kendini yere atmıştı. Bilmediği diyarlara ait ama duygu yüklü bir şarkıyı dinleyen gurbetçi gibi uzaktaki ailesini özlemişti. Uzaklık ve özlem gibi kavramlar öyle büyük bir şiddette yüzüne çarpıldı ki asker oracığa yığılıverdi. Gerard Coutances askerin yanıbaşında ondan habersiz uyandığında Kobelnitz istikametinden Rus-kazak topçuları ilk atışlara başlamıştı.

Hava dehşetli ayazdı. Dörtnala karargahtan gelen tüylü şapkalı bir onbaşı, düşmanın hareketlerini ve mevcut konumunu bildiren haritayı emirlerle birlikte ikinci komutan Jernac'a iletirken Gerard ceketinin düğmelerini ilikledi. Saçlarını yana tarayarak alnında biriken teri sildi. Sonra eline bir dürbün geçirerek birkaç kilometre ilerisinde konum almaya başlayan düşmanı inceledi. Aklı ise hep gerideydi. Onu geriye çağıran korkunç bir şeyler vardı.

On bir parça topun ve ikinci kolordunun nizam almaya başlamış yirmi dört topunun da hizalanmasıyla düşman piyadesi menzile giriyordu. Havada bağrışmalar, yanan fitillerin parlak alevleri ve barut kokusu vardı. Birden gümbürdemeye başlayan sol cenah toplarıyla birlikte Coutances'in takımı da atışlara başladılar, Topların gürleyişleri her yanı sardı. Austerlitz savaşı fransız merkez grubuna yayılarak bir çatışmadan savaşa dönüyordu. İmparator planlarını yapmıştı.

Tüm o dumanların arasında Gerard Coutances savaşı düşünemiyordu. Bir gecede bu artık onun savaşı olmaktan çıkmıştı. Gerideki sıhhiye çadırının üzerinden Ulm yönüne bakıyordu. Oraya gitmesi gerektiğini düşündü. Zira Ulm onu çağırıyordu. Kalbi heyecandan yerinde duramıyor. Emirlerini gecikmeli olarak veriyordu. Bir süre sonra emir falan vermedi. Doğruca çadırına koştu. Kılıcını kınına sokarak yerdeki bir sandıktan bir çift tabanca ve iki kese barut aldı. Barutluğu boynuna çapraz asarak atına atladı ve herkesin şaşkın bakışları altında atını Ulm yoluna sürdü. Fransa, kendi tarihinin en büyük zaferine yürürken zaferi dün en çok arzulayan subay bundan kaçıyordu. Bulacağı şey tüm savaşlardan, tüm askerleren ve tüm zaferlerden daha tatlı olacaktı.

Hislerini izleyerek bir saat kadar batıya at sürdü. Yoldaki subaylara haberciymiş de gerideki Mareşal Bessier'e haber götürüyormuş gibi davrandı. Sonra aklı onu sağa gitmeye yöneltti. Atını hemen sağa çevirerek auber gölü yakınlarında rüyasındaki sembolleri aramaya başladı. Ne garip bir tesadüftü ki başına gelenler bir süre sonra rüyasının içinde at sürüyordu sanki. Geceleyin düşler ülkesinde yayan olarak koşturduğu bu yolda şimdi atını dörtnala uçuruyordu. Aynı işaretleri gördü. kara bir ağaç, boz bir tepe ve tümüyle rüyasındaki gibi olmayan virane bir kulübe. Kalbi çarparak atından indi. Ayakları adeta yere değmiyordu. Az sonra hayatını anlamlandıracak bir şey görecekti.

Neden sonra birşeylerin ters gittiğini anladı. Bir iki adım atınca kulübeden almanca bağrışmalar yükseldiğini duydu. Kahkahalar onları izledi. Gerard hemen iki tabancasını çekerek pencere pervazına kadar ilerledi. Üç adam gördü içeride. Fransızların D'autriche dediği avusturyalı askerlerdi bunlar. Bir keşif koluydular. Şansını iyice zorladığını düşünen Teğmen Coutances içeriye girmeden derin bir nefes aldı. Sonra herşey bir anda oldu.

Kapıda kendisini gören ilk avusturyalı ne olduğunu anlamamıştı. Kuru bir gürültü sonrasında gırtlağına giren bir kurşunla geriye doğru uçtu. Gerard'ın sol elindeki tabanca odanın en ucunda şaşkınlıktan dilini yutan genç askerin kalbini gösterdi. Bir diğer patlamayla o da olduğu yere yığılırken sağdaki son avusturyalı er tüfeğini beceriksizce fransıza doğrultmakla meşguldü. Ağzına isabet eden tabancanın kabzasıyla kendinden geçti. Baygın haldeyken kafasının dağıldığını anlamayacak kadar şanslı bir askerdi.

Gerard Coutances dumanın ve uğultunun dağılmasını beklerken cesetler arasında yüzükoyun duran bir kadın gördü. İçi ezildi. Tüm çabaları boşuna gitmişti şimdi. Kendisini en kötüsüne hazırlayarak kadının omzundan tuttu ve cesedi döndürdü. Fakat o da ne? Bu rüyasındaki kız değildi. Yüzü daha farklıydı. Evet, mekan doğruydu, ama kişiler yanlıştı. Orada nasıl bir şeytanlık döndüğünü anlamadan Gerard bir tabancası elinde sandalyeye çöktü. Sonra odanın ucunda dizlerini karnına çekip gözlerini ve kulaklarını sımsıkı kapatmış küçük bir kız gördü. Gördüğü anda da kaderini anladı. Gözleri dolarak kadersizliğini inceledi.

Rüyası onu aldatmıştı. Yirmi yıl sonra bu odaya giriyor olsaydı rüyasındaki sahne belki gerçek olacaktı. Nitekim hayallerindeki kız henüz dokuz sonbahar bile görmemişti. Daha hiçbirşey anımsayamayacak kadar küçük bir çocuktu. Gerard ne yapması gerektiğinden haberdar olarak ayağa kalktı. Tabancasını sağa doğru fırlattı ve eldivenlerini çıkardı. Sonra masum küçük köylü kızının önünde diz çöktü. Yanaklarını elleriyle tutarak onun kendisini görmesini sağladı. Âraf'ın tozlu düzlüklerinde öğretilen cümleyi artık tümüyle hatırlıyordu. Bunu sanki bir ninniymiş gibi kıza söylerken kız hiç kıpırdamadı. Ancak ona sanki babasıymış gibi sarıldı. Bu hikayede anlatılması gereksiz bir zaman boyunca ölmüş anne, avusturyalı cesetler, küçük Eldrith ve Gerard Coutances sessizlik içinde beklediler.

Gerard küçük Eldrith'e şöyle dedi. "-Canım! Kehanetin hala üzerimizde. Başka dünyalar gördük. Ama görünen o ki burada kavuşamayacağız. Ve şimdi ben geleceği sana söyleyeceğim. Beni iyi dinle."

Eldrith uslulukla başını "olur" anlamında salladı.

"-Birazdan seni de alarak Bernadotte garnizonuna gideceğim. Orada sana bakarlar. Mareşal iyi biridir. Sakın korkma. Beni sabah olmadan kurşuna dizecekler, zira savaşta korkaklık gösterdim. Ama bu hayatın sona ermeden son bir kez daha karşılaşacağız. Eğer Tanrı bu sefer izin verirse geleceğimiz önünde engel olmaz"

Eldrith başını tekrar olur anlamında sallarken ağlıyordu.

Akşam İmparator Napoleon Austerlitz'de bugün dahi hatırlanan bir zafer kazanan ordusuna şöyle dedi: "Sizler! İki imparator ve doksan bin kişiyi dört saatte parçalayan askerler! İleride 'işte cesur biri' diye anılmak için tek yapmanız gereken 'Ben Austerlitz'de savaştım' demektir."

Ama tüm askerler Austerlitz de savaşacak kadar cesur değildi. Gerard Coutances ertesi sabah kısa bir yargılamadan sonra bir direğe bağlandı ve 8 kişilik bir idam mangasının önünde korkaklıktan kurşuna dizildi. Ölmeden son isteği "kızına" iyi bakılmasıydı. Mareşal Jean Baptiste Jules Bernadotte çocukları severdi ve bu işi bizzat üzerine aldı. Genç teğmenin kızının bakımını üstlendi. Eldrith Mareşal ile birlikte bilmediği bir başka hayata sürükleniyordu.

İki kere kaybettiği bir adamı tekrar bekleyecekti...

Unfinished Tales #2



Ve tanrı onları izledi.
Bu yer yaratıldığından beri Tanrı billurdan yapılma sarayından aşağı nadiren inmiş, Dünyaya bu denli yakın pek az olmuştu. Dünya ile ahireti ayıran sınırın çorak topraklarındaydı şimdi. Âraf'ta duruyordu. Yalnızdı.
Âraf'ı tanımlayacak kelimeler yazık ki az. Göklerinin ne renk olduğunu ve -eğer buna yaşam denirse- yaşamın nasıl olduğunu bize kimse dönüp anlatmamıştır. Rüyalarında üç krallığın da sınırlarını gezen Dante'nin aktardıkları hariç öte diyarlara ait bilgilerimiz pek yok. Boyunlarından zincire vurulmuş ve onun ağırlığı ile yalnız yere bakabilen insan sürüleri bulunuyordu Âraf'ta. Günahkar insanlardı onlar. Ama Tanrı'nın merhametiyle cehennemin yalayan alevlerine atılmıyorlardı. Zira saf kötülüğün neferleri değildiler. Dünyaya, Tanrıya, aşka ve bir çok güzel addedilen şeye de hizmetleri olmuştu. Cennetin krallığında bu hizmetler günahları örterler.
Ve şimdi Tanrı, doğarken ölmüşlerin, söz verip tutmayanların ve kabahatlilerin oluşturduğu sıranın üzerinde bir dağdaydı. Bağdaş kurmuş oturuyordu. Cennette her daim yeni nehirler ve ılık güneşler bulunurdu. Değişim hep vardı. Ama Âraf hep aynı kalırdı. Burası zamanın ötesinde ne ise berisinde de öyleydi. Sevaplarıyla umutlanan, günahlarından utanan insanların değişime ihtiyaçları olamazdı. Tanrı o gün insanlara tek tek bakarak her ruhu tanıdı. Hepsine merhamet gösterdi. Bu hikayenin ulaşacağı zamanın çok ötesinde bilinmedik ihsanlar bahşedildi kendilerine. İnsanlar yere baktıklarında yeni bir umutla gülümsediler.
İki ruh sessiz kaldı.
Tanrı olsanız kusursuzluğun sürekli olmadığını görürdünüz. Tanrı kendisi kusursuz olduğu için tanrıydı. Ve kendi yaratımındaki kusurları eğer varsa bilirdi. Değişim dikkatini çekti ve gülümsemeyenleri gördü. Onları inceledi. Hikayeleri oldukça nadirdi. Buraya farklı bir yazgının hükmüyle, farklı zamanlarda gelmişlerdi. Bedenleri biçimsiz de olsa kız ve erkektiler. Birbirlerine doğmadan aşık edilmişlerdi. Dünyanın bu kısmında kalmaları biçimsizliğin kaynağıydı. Âraf'ta sevenlerin bile şekilleri belirsizdir. Ve Tanrı onlara merhamet gösterdi. O ki, bu iki ruhun sevgilerini zamanın bilinmeyen bir kıyısında kendisi örmüştü. Oyuncak sandığında çok önce gözdesi olan bir oyuncağı yeniden bulan bir çocuk gibi içi burkuldu. Hayır! Bu iki ruh Âraf için çoktu. Onlara farklı bir kader biçecekti. Sonra başını göğe kaldırarak derin bir nefes aldı.
Dirhael ve Semiel adlı melekler tanrının çağrısını aldıklarında gümüş koruluğun üzerinde uçuyorlardı. Aniden havada duralayarak birbirlerine baktılar. Sonra gösterilen lütufa sevinerek hızla Ayna-gölün sularına daldılar. O zamanlar cennetin kapıları daha çoktu ve aşağı krallıklara, Âraf ve hatta Cehenneme açılan yollar bilinirdi. Melekler de böyle yaptılar. Yüzleri ifadesiz ancak kendileri merak içindeydiler. Çünkü tanrıdan gelen direkt bir çağrı her melek için sevinç kaynağıydı. Yaratıcılarına her biri aşıktılar. Acaba bu ne olabilirdi. Âraf'ın verimsiz ovalarına varıncaya dek karanlık boşluklarda uzun uzun uçtular.
Tanrı'nın ardında belirdiklerinde onlara düşünceler ihsan edildi. Ölümle ayrılmış iki ruhun geleceğini kendilerine iletmek için getirilmişlerdi. İlk erkeğin ve erkeğin kemiğinden olan ilk kadının hikayesi cennette biliniyordu. Melek Samael'in düşüşü de her meleğin aklında yer etmişti. Melekler gözlerini kıstılar. Ölümlü insanlara, yaratanın iradesiyle saygı duyuyorlar ama güvenmiyorlardı. Tanrı, dağın üzerinde Dirhael'in omzuna dokunarak, "-Şüphesiz her şey bizdendir" buyurdu. Melekler tanrı önünde diz çökerlerken o dağın yamacından aşağı yürüyordu.
Melekler çorak tepenin yamacından güzel ve beyaz tüylü kanatlarını açarak aşağı süzüldüler. Karlar kadar beyaz ipekten kumaşlarla örtünmüşlerdi. Dirhael'in ifadesiz gözleri griydi. Saçlarında binlerce yılın getirdiği kırlıklar vardı. Semiel ise bir adalet meleği olarak kuzguni siyah saçlıydı. Dünyaları delen yeşil gözlerini başları eğik ruhlar üzerinde tutuyordu. O suçu ve günahı anlardı ve denir ki onun nazarına tutulan pek az kimse bakışlarını kaçırmadan durabilmiştir.
Semiel yanyana durmakta olan kız ile erkeğe baktı. Boyunlarında asla çözemeyecekleri bir zincirle toprağa demirlenmişlerdi. Ne kafalarını yukarı kaldırıp onları gölgeleyen suretleri görebiliyor. Ne de boğazlarını sıkan tasmadan bir ses kurtarıp soru sorabiliyorlardı. Aşk bu diyarda dahi öyle güçlüydü ki nüfusu milyonları geçen Âraf'ta birbirlerini bulmuşlardı. Erkek biçiminde olan ruh kızın elini tuttu, sıkıca kavradı. Dirhael bunu görerek gülümsedi.
"-Cennetten olma hayalleri var bu ikisinin şüphesiz. Ama yine aynı hayal değil midir ki sizin ırkınızı cennetten kovan? Şimdi takdir olundu ki buradan da ayrılmanız lazım gelir insanlar. Tez vakitte hem de" dedi melek.
Semiel ise bıçak gibi gözlerini kadına doğrulttu. Boyunlarındaki zincirler bir anlık bakışıyla koparak Âraf'ın susuz topraklarına savruldular. Kız hemen başını kaldırarak yıllardır merak ettiği çevresine bakındı. Yeni doğan günahsız bebeklerin cennet merdivenlerindeki kortejini gördü. Kırmızı gökyüzüne ve sonsuz.. sonsuz insan sıralarına baktı. Derin bir sessizlik vardı sessizlik ülkesinde. Sonra tekrar meleklere bakış attığında onların yanındaki adamın zincirlerini kırdıklarını gördü.
Şimdi Âraf'ta ayakta duran iki biçimsiz bedendiler. Aynada yekdiğerinin sureti gibiydiler. Melekler onlara doğru yürüdü. Semiel kızın bileğini tuttu, Dirhael ise erkeğin omzunu. Ve onları az evvel tanrının oturmuş olduğu tepeliğin kıyısına doğru taşıdılar. O tepedeki manzara ve ölmüşlerin sinir bozan düzeni ölümlüler için korkunçtu. Bakamayarak arkalarını döndüler. Sonra melekler konuşmaya başladı. hepimizin bildiği ama asla hatırlamadığı en yüksek lisanda şöyle dediler:
"-Sen kadın! Kehanetinin bu diyarda gücü olduğunu bilmez misin? Seni yaratan tanrın o kalbi sana umutsuz bir aşka saplayasın diye mi verdi? Ama şimdi merhamet görenlerdensin. Dünyaya döneceksin! Seçtiğin erkeğine kavuştuğun vakit hakkında ben ve Dirhael hüküm bildireceğiz. De ki: hakkımızda verilen içtihadı en karanlıklar bile bozamayacak. Böyle bildirdi Tanrımız"
Ve Dirhael erkeğe hitaben şöyle konuştu. "-Sen adam!" dedi. "-Kadınına ölümlü topraklarda kavuşacaksın. Ama bu bir kez olmayacak. Öyle çok sevdin ki onu, sana pek çok kavuşmanın sevinciyle pek çok kaybedişin kederi bağışlandı. Onu aldığın an aslında kaybettiğin an olacak. Siz ölümlülerin sevincinin elde edene dek olduğunu bilmez miyiz! unutma adam! bir şeyi elde etmiş olmanın en kötü tarafı, artık o şeyi elde etmiş olmaktır"
Kadın ve adam meleklere ağlayarak baktılar çünkü üzerlerindeki hükmün pek çok hayat süreceğini anladılar. Burayı son görüşleri olmayabilir ve hatta daha kötü yerler de görebilirlerdi. Bu ikisine verilen ağır sorunu kaderleri ve aşklarıyla nasıl çözeceklerini bilemediler.
Ve orada, kısır topraklı Âraf'ın ortasında birbirlerine ruh olarak dokundular. Her bir kıvrımı, her çıkıntıyı ezberlemeye çalışır gibi. Sonra Dirhael erkeği omuzlarından tutarak dünyaya savurdu. Amansız kara boşluğun soğukluğu ve dünyaya girerken yanan ruhun acısını hissetti adam. Haykırarak ağlamaya başladı. Vücudu öylesine yanıyordu ki düşüşü onu öldürecekti. Sonra öyle çok ağladı ki kendisinin bir tünelde olduğunu farkedemedi. Bir ucunda ışık olan dünyanın tek girişiydi bu. Çıktığında çevresini göremiyor ve hala ağlıyordu. Etrafında birileri vardı ve güldüklerini hissetti.
Etraftakiler gülüyorlar, birbirlerini kutluyorlardı.
"-Bir oğlan!" dedi kendisini ayaklarından kavrayan buruşuk bir teyze. "-Bir oğlun oldu kızım"
Ağlaması kısa sürede bitip kendini sonsuz yorgunluğun getirdiği ulvi bir uykuya bırakırken henüz adı olmayan çocuk. Kadınını düşündü.
"O" şimdi neredeydi?

Unfinished Tales #1

Romalılar bu diyarı bırakalı çok olmuştu.

Brittania'yı fetheden falan yoktu. Romalılar hiç yenilmemişlerdi. Sadece yeteri kadar azaldıklarını düşünerek, yerli halkı kendi dertleriyle başbaşa bırakarak bir gün ansızın çekip gittiler. Çamur içinde yaşayan yerli halka hamamlar, mayalı ekmek, şarap, sayısız tanrılar, öğütler ve hadrian adında bir taş duvar miras bıraktılar çok kuzeyde. Geldikleri yoldan güneydeki vatanlarına döndüler.

Oysa bugün irlanda dediğimiz Eire ne bir romalı görmüştü o güne dek ne de kaba saba bir barbar. Gelip geçen kelt hükümdarlardan hep ölmüş, yalnız yağmur ölüme direnmişti. Gri gökler, zümrüt ormanlar ve sonsuzluklardan gelen mavi sular Eire'nin tek derdiydi. Eğer daha büyük dertleri varsa dahi, avallone ile ilgili tarihçiler bu söylediklerimden dahasını bize henüz anlatmadılar.

Eire'nin doğu kıyısında Dunluce isminde bir kasaba vardı. Burayı bu isimle hatırlayan kim kaldı merak ediyorum. Çamur, pislik, kızıl sakallardaki düğümler ve rüzgarda birbirine sokulan koyunlar vardı burada. İnsanlar bir sonraki yıldan çok yaşadıkları günü düşünürlerdi. Kral Wilfred'in ahşaptan yapılma muazzam salonları harici ne et yenirdi Dunluce'da ne de kötü olmayan bir koku duyulabilirdi. Doğa ile takışmadan hayatta kalabilen dünyada ne vardı ki Eire'de olsundu. Hah! Güzelliğin ve tanrısal olmayan estetiğin dünyaya ayak basmasına henüz çok vardı. Lakin siz etrafımdakiler bu dediklerimden güzelliğin olmadığını sanmayın. Dünyada bakmasını bilen herkesin görebileceği güzel şeyler hep olmuştur.

Bu kasabada Lerché vardı... O Wilfred'in kızıydı. Hikayesi ise bugün çok hatırlanmıyor.

Lerché insanı ağlatacak kadar güzeldi. Uzun ve düz kızıl saçları zarif boynuna berrak sular gibi akardı. Narin kollarını hep arkasında sanki bir şey saklıyormuş gibi tutardı. Kolay ağlıyordu ama korkudan değil. Hikayesinin hala anlatıldığı zamanlarda eski şairler bilmediği yazgısına ağlıyor derdi. Oysa kendisi krallar soyundandı. Korkunun önüne erkek aslanlar gibi dikilen bir soyun tek kızıydı. Son zamanlarda hep doğu denizine bakıyordu. Yazgı üstünde öylesi bir ağırlıkta oturuyordu ki kayıtsız kalamıyordu. Kan ter içinde uyandığı gecelerde hep aynı noktadan denizi izlerdi.

Bir gün kıyıda bir kayık buldu. İçinde de yaralı bir adam.

Ve böyle vardı Beomund oğlu Beolfwyn romalıların bıraktığı ingiltereden, yalnız eire kıyılarına. Son dövüşünde kimlere kıydı ve nasıl yaralandı kim bilebilir. Hangi ozan bugün kayığında bulunan silahların hangi kuzey cengaverlerine ait olduğunu söyleyecek. Şüphesiz anlatacak kimse kalmadı. Oysa onu öldü sanıp bir kayığa koymuş ve ağıtlarla dalgalara bırakmışlardı. Deniz böyle bir savaşçının bedenine saygısızlığa izin vermezdi insanların inanışında. Tanrılar değişse de su hep tanrısaldı. Beolfwyn de tanrısal bir suya tanrısal bir ritüelle bırakılmıştı. Nefes almıyordu. Uzun kumral saçlarını düzgünce tarayarak onu bir kayığa yatırdılar. Etrafında ölen düşmanlarının kılıçlarını da kayğa doldurup ağıtlar yaktılar ve arkadaşları onu denize bıraktı. Vedalar o vakit kısa olmalıydı ve kayığa dönüp bakmadılar. Gözyaşları ise çabuk dindi.

Oysa onun yazgısı ölüm değildi. Henüz değildi. Çünkü er geç ölüm bu hikayeyi anlatan kişiyi dahi alacaktır. Ancak hikayeleri ölümden kurtarabiliriz anlatarak. Kulak verin o halde bana...
Tamı tamına 6 gün ve 7 gece kayık kuzey denizlerinde dalgalara bata çıka, rüzgarla ve yağmurla boğuşarak sürüklendi. Sandal kıyıya vurduğunda ise adamın dudaklarında tuzun acı tadı ve ateşten gerçekten de yazgısına varmak üzere olan bedeni harici bir şey kalmamıştı. Lerché onu bulmasaydı bu hikaye anlatılamaz, Beolfwyn ise oracıkta ölürdü.

Kız onu narin kollarıyla sürükleyerek bir kulübeye soktu. Ateş harlayarak kendisine su ve likör verdi. Şükür ki kız hem şifalı otlar ilmi hatırlar hem de pek çok güçlü şarkı bilirdi. Denginde ise adamın şansına ölü bir aslanı bile kükretecek kadar taze ot bulunuyordu. Prenses Lerché o gece Dunluce'ye dönmedi. Yazgısının onu sürüklediğini ve bu adamın uyandığında anlatacağı bir şeyler olduğunu biliyordu. İyi bir hikaye, dünyanın bilinmeyen bir sırrı veya başka bir şey. O şey her neyse onu duymadan gitmeyecekti. İki gece adamın yanında kaldı, ağzından dökülecek bir şeyler bekledi. Adam uyandığında ise olan oldu. Birbirlerine baktılar ve üzerlerine dünyadan daha eski bir büyü çöktü. Aşk diyorlar bugün buna. Hem bu ilk anda birbirlerini görerek yazgılarını kabullenenlere nice destanlar düzülmüştür. Oysa bu hikaye onlardan daha farklı olacaktı.

Dakikalar, belki saatlerce birbirlerine baktılar. Her ikisi de birbirini ilk kez görüyor, ama sanki doğmadan önce tanıyorlardı. Her şey öylesine olması gereken yerde ve şekildeydi ki, ikisi de keşifleriyle ürküyorlardı. Birbirlerine adlarını sordular ve sonra sıkıca sarıldılar. Ölmek, yaşamak yemek içmek gibi şeyler bu gibi anlarda hep sonraya bırakılmıştır. Onlar da öyle yaptı. Bugün tanrının bile yerini hatırlamadığı o kulübede aşklarını dile getirerek dünyanın dayanaklarından birini yerine koydular. Karanlık çağların bugünlere ulaşmasını sağlayan bu aşklardan daha güçlü ne vardır? yine de gücüne inat, bu hikayeyi en yücelerden başka kimse bilmeyecekti. Bu konu başka bir zaman anlatılacaktır.

Cornwall'lu savaşçı Beolfwyn ile Kelt prenses Lerché arasında aniden doğan aşk ne kadar görülmeden kaldı bilinmez. Kız kasabadaki yüksek kulesinden doğuya at sürüyor ve uzun süreler bir kulübede inzivaya çekiliyordu. Kendisine soran yoktu ama ondan mutlusu da yoktu. Gençti güzeldi ve aşıktı. Denizle ve bilinmezlikle düşmandan korunan bir adada çok önceden hissettiği yazgısını yaşıyordu. Nitekim prenseslerin böyle gizlice evde olmayışları çabuk haber alınır ki Kral Wilfred'de böyle haberdar oldu. Kızını takip ettirdi. Ancak onu kaybettiler. Aramaları bir sonuç vermedi.

Yine de Kralın adamları kıyıya vurmuş bir sandal buldular. Pek çok Eire kılıcının etrafında kumlara saplandığı ve içinde bekledikleri gibi bir ceset olmayan bir garip Cornwall kayığı idi bu.
Lerché hisleri kuvvetli bir kızdı. Mırıldanarak söylediği şarkılarından birinde kekeledi. Beolfwyn huzursuz oldu. "Sorun ne Lerché?" dedi kıza,

"-Bilmiyorum. Beni arıyor olmalılar. Havada leş kargalarının kokusu var." dedi kız.

"-Hangi karga erişir sana ben varken" dedi Beolfwyn.

Yine de kız umutsuzluğa düştü. Sevdiğini bulurlarsa öldürecekleri kesindi, zira o denizin ötesinden geliyordu. Eire'de denizin ötesinden yalnız düşman ve hastalık gelirdi... Aşık olunacak bir şeyler değil. Bir süre kırık kapının altından gelen rüzgardaki denizi kokladı lerché. Deniz pek yakındı. Öleceklerini anladı. Adamı kıyıya çekiştirmeye başladı. Kulübede uzun zaman önce yaşamış ve adı hatırlanmayan kutlu balıkçının eski teknesini tersyüz ettiler. Denize vurdular. İkisi de kan ter içindeydi. Beolfwyn sandala zıpladı ve kızı çekmek için geriye döndü. Ama o da ne! kız sahile dönüyordu.

"- Ne yapıyorsun Lerché!" dedi adam. "-Benimle gel. Bundan başka diyarlar da var. Orada prensesim ol"

Ve "-Hayır" dedi kız yüzünde görenlerin içini acıtan bir umutsuzlukla. "-Çok zaman kalmadı"
Dalgalar minik kayığı sürüklerken adam donmuş bir ifadesizlikle kızı süzüyordu. Ama sonra Lerché tekrar bağırdı:

"-Bundan başka dünyalar da var Beomund oğlu Beolfwyn!... Orada bul beni"

Kayık dalgalarla sürüklenip birbirlerini göremez olana dek birbirlerine baktılar. Dünyanın o çağında da asla kavuşamadılar. Kayığın akibetine dair hikayelerde bir şey söylenmez. Ancak Prenses aynı kendisinin öngördüğü gibi ateşlenerek yatağa düştü ve iki hafta kadar bilinmedik dualar ederek ve adamı özleyerek öldü. Kurganı üzerinde minik sarı çiçekler bugün bile yetişir.

Bu hikayenin ilk kısmı bu lisanda böyle anlatılmalıdır.



Tristan ve Isolde (ve hatta "the gunslinger") seven herkesten sonsuz özür diler, resmi kopya çekip hikayeyi benzeştirdiğimi tüm hayvanlığımla kabul eder ancak hikayenin geleceğinde zorunluluğumu anlayacağınızı umduğumu arzederim

Cumartesi, Eylül 01, 2007

Fark?


Toplumu bilgilendirmeyi amaçlayan şeyleri bloga pek yazmıyorum, zira benim blogumdan bilgilenen toplumla ekşi sözlüğe yazdığım yazılardan bilgilenen toplum arasında sayı olarak ciddi fark var. Ama blog da öksüz kalmasın, onun da geyikten öte bir yazısı olsun. O da can...

Şimdi,

Çocukluğumun büyük kısmını doğu'da geçirmiş olduğumu, silahlar ve askerlerle içiçe yaşadığımı, garip anılar ve tecrübeler edindiğimi bilen bilir. Hobiden öte, ateşli (konumuz olduğu üzere aynı zamanda ateşsiz) silahların dünya tarihinden ayrı incelenemeyeceğini bildiğimden bunlar üzerine yoğun gözlem ve çalışmalar yaptım. Elimden geldiğince çok okudum, atış yaptım, yapanları dinledim, inceledim. Mermi yolu, namlu enerjisi ve hızlarını karşılaştırdım. Kimi ülkelerin silahlarda estetiğe dahi önem verdiğini, kiminin yalnız silahı çalışır tutmaya devam edebilmek için herşeyi feda ettiğini gördüm. Gün oldu insanlar bana silahlarını gösterip geçemezsin dediler, gün oldu üstüme görmediğim yerlerden ateş edildi. Silah üreten ve ordusuna dağıtan bir ülkede sevimsiz hobimi de bünyesinde tutması gerekenler var takdir buyrulursa.

Gözlemlerim sonucu şu kanıya vardım ki,, Türkiye'de adam öldürmek oldukça basit ve bu prosesin kanun boşluklarına takılan, katile avantaj sağlayan yolları var!

Konuya geçmeden, silah denince akla gelen şeyin yani ateşli silahların bulundurma ve taşıma şartlarından bahsedelim.

Ateşli silahlar içinde belli ağırlıkta (grain) barut ihtiva eden, pirinç kovanlı ve kurşun çekirdekli mermiler atan, geri tepme, gazlı geri tepme, sürgüleme veya revolve sistemiyle çalışan manuel, yarı otomatik ve tam otomatik silahlardır. Yasal olarak elinizde bulundurabilecekleriniz, namlusu 17 santimetreyi aşmayan, mke üretimi pirinç gömlekli mermiler kullanan (full metal jacket), 6136 sayılı ateşli silahlar kanununa tabi diğer maddelere göre alınacak silahlardır. Şu anda açıklamak zırvalamak olacak ama tekrar bu noktaya döneceğim için ortalama bir ateşli silahın (tabancanın örneğin mke kırıkkale 7.65mm) namlı çıkış hızının 387 m/s olduğunu ekleyelim.

Bulundurma ruhsatını malum hayatının tehlikede olduğunu iddia eden herkes ile yine aynı kanunda belirlenen kimseler alabilirler. Bu ruhsatla silahınızı üstünüzde taşıyamaz ama evinizde bulundurabilirsiniz.

Taşıma ruhsatı ise Cumhurbaşkanından (Cumhurbaşkanım değil :P) başlayarak devletin üst kademesi, kolluk güçleri, kuyumcular, avukatlar, hakimler, savcılar, üst sınıf memurlar, petrol istasyonu sahipleri, sair işyeri sahipleri, hayatı büyük oranda tehdit altında olanlar, itirafçılar vs gibi kişilere silahları üzerlerinde taşıyabilmeleri amacıyla verilen ruhsattır. Fiyatı silahın cinsine göre değişse de genellikle fahiştir ve 5000 ytl civarında edinilir. Sağda solda belinde böyle silahla gezinen andaval görürseniz bu yukarıdaki listede kendisinin sayılmış olması büyük ihtimaldir. Silahı görünmeyecek şekilde saklamak zorundadır bu kişi. Silahını gösterirse ikaz edebilirsiniz.

Bendenizin dayandığı gerçeklik şu ki, bireysel silahlanmanın bu ölçüde ruhsata (izne) tabi tutulması ortamın teksasa ve hyboria çağına çevrilmemesi için gereklidir. Her önüne gelen silah alabiliyor olsaydı kurtlar vadisi yayınından sonra ışıkları kapatıp yere yatmak durumunda kalacaktık. Herkes silah alsaydı bile kimse güvende olmayacaktı zira herkesin silahının olması daha güçlü silahı olana üstünlük sağlamaktadır. Bu şekilde bir rekabet de yalnız silah satanlara yarar. Uzatmadan özetlemeye çalışıyorum ki 6136 sayılı kanunun varlığı çok hayat kurtaran kanunlarımızdandır. Çok severiz kendisini.

Lakin,

"Silah" konsepti ateşli silahlarla kısıtlı değildir. Hava basıncını 12000 psi olarak ayarlayabilirseniz bir spudgun yardımıyla patates fırlatarak uçak düşürebilirsiniz. Kanıtlanmıştır. Veya bu yazının yazılış amacı olan ve fiyatları ateşli silahların çok altında olan bir havalı tüfek edinerek birini öldürebilirsiniz. Güçleri bugün korkunç boyutlara çıkmış bu silahlardan açıklama amacıyla 150 ytlye her av bayisinden alabileceğiniz bir tüfek olan HATSAN MOD 125'i seçtim.

Hatsan izmir'de konuşlanmış bir atölye. Yurtdışına havalı tüfek ve tabanca ihraç ediyor. Örnek teşkil eden MOD 125 tüfeğini yalnız yurtdışına ihraç etmek amacıyla 2006 senesinde üretti. Bu tüfek 1.5 metre boyu, modern dizaynı, fosforlu truglo nşan sistemi, mauser tipi ergonomisi, hafifletilmiş kundağı, 9x32 ayarlanabilir dürbünü ve hepsinden önemlisi 1250 fps namlu çıkış hızına sahip felaket bir tüfek.

1250 feet per second, 400 metre/saniyenin üzerinde bir namlu çıkış hızına tekabül etmektedir. Ses hızı 330m/s de geçilir. 150 ytlye ses hızına saniyede 100 metreye yakın fark atan bir tüfek alıyorsunuz. Hangi ruhsatla? Hiçbiriyle. Havalı tüfek ve nişan tüfekleri hakkında 6136 sayılı kanunda kılıfı içerisinde taşınması ve -ahahahue geyiğe bakın- faturasının bulunması haricinde bir madde yok. Meskun mahallerden elinizde silahla geçmeyin ama atış yapacağınız yere gidene kadar irsaliyeli faturanız yanınızda olsun yeter. Atışınıza devlet yeşil ışık yakmış oluyor. Peki ama bu denli alım ve kullanımı kolay bir tüfek 1250 fps hız ve 4.5mm çap ile neler yapabilir.

40 ve uygun koşullarda 50 metreye kadar çıplak vücutta sert engellerle karşılaşmazsa 3.5cm derine işlemiş yaralar açabilirsiniz.

20 metrede kafatasında ciddi yaralanmalar oluşturur. kalp ciğer gibi uzuvların ardına parçalayarak geçebilir. Gözler dişler veya parmakların şansı yoktur.

5 ila 10 metrede kafatasını delebilir. kol bacak gibi uzuvlardan çıkabilir. Yiv ve setleri bulunduğundan ve kalibresi düşük olduğundan bu mesafede dönüş hızına erişerek dokuyu parçalayabilir.

bu ortalamalar pirinçle kaplanmamış yumuşak kurşundan bir paraşüt pellet ile 10 atışta hesaplanmış veriler sonucudur. Hatsan MOD 125 bu zayıf mermilerin yanında çelik çekirdekli (zırh delici) mermiler, ucu yuvarlatılmış durdurma kapasitesi artırılmış hunter mühimmatı, pirinçle kaplanarak ağırlığı artırılmış ve uçuş yolu düzeltilmiş rocket mühimmatı, 21.5 grain ağırlık verilerek direkt isabetlerde ölmenize yol açabilecek lightning mermileri gibi çeşitli markalarda ve modellerde ürünlerle atış yapabilmektedir. Uzun lafın kısası MOD 125 tüfeği ateşli silahların bazılarından daha hızlı, çoğundan daha delici olabilmektedir.

Bu silahı edinebilmek için yasal yaş : 18

Yasal prosedür : bir adet fatura

ve gereken para : 150 Ytl dir.

bu gücün büyüsüne kapılan 34 yaşında bir bankacı Ankara keçiören'de evinin balkonundan aşağıda gürültü yapan çocukların üzerine ateş açtı. 100 metreden kafasına isabet alan çocuk 4 ameliyatla halen yaşama savaşı veriyor. Babası sesi duymadan ve ne olduğunu anlamadan sırtına iki isabet aldı. Hedefi 9 kat yakınlaştıran bir dürbünle beraber 1250 fpslik bir namlu hızını böyle bir şerefsize ruhsatsız teslim ederseniz böyle çok ölen olur. Bu salak balkona tüfekle çıktığı için ihbar sonucunda 2 ayda ancak yakalanabildi. Şu an cezaevinde...

Peki ya atış disiplini ve eğitimi almış 50 metreden 3erli atışlarda 5 santime kadar gruplar yapabilen kişiler bu silahla birini vursa ne olacak. Sorun şu ki öleceksiniz. Bu silahlar adam öldürme kapasitesine sahip ve denk getirdi mi affetmeyen silahlardır. 2004 Yargıtay kararında silah addedilen havalı silahlar ateşli silah gücünde olsalar bile sahiplerine herhangi bir suçta ateşli silah cezaları getirmezler. Açık söyleyeyim mafya babası olsam bunlarla adam öldürürdüm :P. Keser veya baltayla birini öldürmekle dürbünlü tüfek kullanmak arasında ceza farkının olmaması hukuk sistemimizin derin bir boşluğudur. İstatistiki bir karşılaştırma yapacak olursak, avrupa birliği ülkeleri Hatsan'da 400m/s olan havalı silah namlu çıkış hızlarını 200 m/s seviyesinde tutmaya çalışmaktadır. Almanyada ise bu rakam 150 m/s dir. Namlu çıkış hızı 155m/s olan bir havalı tüfeği almanyada bulundurmak ağır bir suçtur.

Ha kullanması isabeti gücüyle falan çok keyifli bir tüfek onu da söylemeden edemeyeceğim. Ama 18 yaşında cahil bir çocuğun eline verilmesi cinayete davetiyedir.

Bireysel silahlanmanın karşısında değilim. Aksine destekliyorum. Sokaklarda korumak zorunda olduğunuz insanlar var ve elinde paslı şişler ve bıçaklarla gezen tinercilere karşı polisi arayamayacağınız bir zaman mutlaka gelecektir. Öyle bir an gelir ki bu tip kişilerden gelen saldırı ani ve geri dönülmez olur. Hayatınızı tinercileri kurtarmaya vakfetmiş bile olsanız saldırıya uğrayabilirsiniz. Sırf onlara zarar gelmesn diye taşımadığınız silahlar yüzünden kendinizi ve sevdikleriniz koruyamayabilirsiniz. Gözünüzün önünde sevdiklerinizi parçalarlarken insan hakları artık onları korumamalıdır. Güvenlik güçlerinin elinin ulaşamadığı deliklerde güvende olmanız bireysel silahlanma ile mümkün olabilir. Bu şahsi fikrim.

Yenilenmiş ve geliştirilmiş ruhsat ve izin sistemleriyle, silah alanların rutin kontrollere tabi olmalarıyla ve namlu hızlarında azaltmaya gidilmesiyle sorunun bir miktar çözülmesini öngörebiliyorum. Gerisi akademisyenlerde olsa gerek.

nasiliz?
Tane bira ictim bugun..