Pazartesi, Kasım 26, 2007
Salı, Ekim 23, 2007
Ecthelion & Glorfindel

Salı, Ekim 02, 2007
Elrond

Salı, Eylül 11, 2007
Unfinished Tales #5

"Werner aynaya baktı. Yüzünü sağa sola çevirerek değişimleri kontrol ediyordu.
Bir insanın yaşayabileceği en garip tecrübelerden birini yaşamasının üstünden 12 yıl geçmişti. Bu sürede ölen insanların sayısını kimse bilmiyor. Savaş Dünyaya olduğu kadar insan ruhuna da kanlı yaralar açmıştı. Hiçbir şeyi bıraktığınız yerde bulamıyordunuz. Doğduğunuz yerler rus toprağı oluyordu. Çocukluk ve gençliğiniz anlamsızdı. Anılar ölüydü. Nerdeyse hepsi... Ölüydü.
Werner, Mjollnir'in üst katında ne yapacağını bilmez bir halde dışarı çıktığında......"
.....
.....
.....
*5. kısım yayımlanamaz. Çok düşündüm. I ıh...*
Çarşamba, Eylül 05, 2007
Unfinished Tales #4

Soğuk bir sabah.
Takvimler 1940 yılının martını gösteriyordu. Almanya yedi aydır savaşıyordu. Tabii buna savaş denebilirse.
Polonya gibi büyük bir devletin işgali gülünç bir şekilde hızlı olmuş. Alman panzerleri, gelenekçi leh süvarisini ezmişti. Eylül sonundan beri Almanya kabuğuna çekilmiş beklemekteydi. Bu sırada hem ingilizler hem de fransızlar savaş açtıkları Almanya'ya saldırmak için acele etmiyorlardı. Tek tük deniz çarpışmaları oluyor, bunlar haricinde herkes kan dökmek için gelecek baharı bekliyordu.
Baharın ilk belirtileriyle o sabah almanlar aniden Norveç üzerine yürüdü. Tarafsız olduğunu anlatmaya çabalayan Norveçlileri dinleyen yoktu. Birkaç direniş noktası dışında mukavemetle karşılaşılmadı bile. Ve o soğuk mart sabahının ilk ışıklarında Hamburg yakınlarındaki bir havaalanında hummalı bir çalışma sürmekteydi. Leutnant Werner Heinrich ve I/JG77 pilotları Skaggerrak boğazı üzerinde hava üstünlüğünü sağlama emri almışlardı. 5 dakika içinde kalkış emri verilen onaltı avcı uçağının uçuş rotalarında iniş yeri Oslo yakınlarında belirsiz bir meydan olarak saptanmış. Pilotları bir söylentidir almıştı. Tanrı aşkına neler oluyordu böyle.
Onaltı uçak, dört adet V meydana getirip danimarka üzerinden Norveç sularına doğru yol aldılar. Otuz sekiz dakika sonra mart ayını daha soğuk yaşayan Oslo sakinlerinin üzerinde uçuyorlardı. Norveç fiilen işgal edilmeye başlanmıştı. Teğmen Heinrich ve pilotları ise bu hadisenin ilk tanıkları oldular. Düşman toprakları üzerinde hava üstünlüğünü sağlayarak birer birer Oslo havaalanına indiler. Norveçli bir üsteğmenden havaalanını sembolik olarak teslim aldılar. Kırmızı lacivert Norveç haçının yanına alman gamalı haçı çekildi. Günler geçmeden norveç harekatı başarılmış, Oslo sokakları bisikletli alman askerleriyle dolmuştu. Çatışmalar deniz üzerinde yoğunlaşmış Almanlar bir kruvazör kaybederek bir ülke kazanmıştı.
Teğmen Heinrich'in hikayesi burada yeni başlamaktadır ama askeri hayatı sonlanmak üzereydi. Doktorların kesin tanı koyamadığı bir hastalığa tutulmuş ve Bergen kentinde fløyen sırtlarında bir sanatoryuma süresiz istirahate gönderilmişti. Anlaşılan oydu ki savaş bir süre daha sakin geçecekti. Oslo askeri hastanesinden çıkarken Teğmen Heinrich koyu mavi ceketini giydi. Şapkasını koltuğunun altına alarak kötü kesilmiş sarı-kumral saçlarını tarağıyla taradı. Aynadaki bitkin yüzünden hoşlanmamıştı. 24 yaşında hayatla ilgili yeterli deneyimi olmayan herkesin başına geldiği gibi savaş onu çağırmıştı. Bu öyle büyük bir şeydi ki orda öylece kayıtsız kalamazdınız. Komşunuzun genç oğlu savaşa giderken evde oturmak acı verirdi. Bundan kırk yıl sonra torununuzun kucağınıza oturup "dede savaşta ne yaptın?" diye soracağını düşünmek yeterliydi. Artık sıkıcı olmaya başlayan bir savaşta halsiz ve bitkin hava pilot teğmeni Werner Heinrich'in aklında bu düşünceler vardı.
Yağmurla ıslanan Oslo sokaklarında Werner bir süre yürüdü. Hayatında kimse olmamıştı. Anne ve babasının bitmeyen dertleri yüzünden kapağı askeri okula atmış, kısa zamanda pilot olmuştu. Polonya harekatının demir haç nişanı taşıyan gazilerindendi. Ama sadece bu kentte kendini bu kadar yaşlı hissediyordu. Martılar, komik kazaklar giyen yerli halk, evlerin duvarlarından bile asla çıkmayacak şekilde sinmiş balık kokusu ona kendi iç dünyasını gösterip duruyordu. Kederli doğan bir çocuktu Werner. Büyük ihtimalle de kederli ölecekti.
Teğmen Heinrich'in istasyona ulaşmak için hızla geçtiği Karl Johans Gata, o yıllarda büyükçe bir sokaktan farksızdı. Şanslıysanız bir otomobil içinde insanlar görürdünüz. Alman üniformalı olmayanlar, üniformalılara şüpheyle bakardı. Kafayı kaldırıp insanları süzmek zordu. Onların ülkesindeydiniz. İzin vermiş gibi de görünmüyorlardı.
Werner, Bergen'e bir tren bileti alarak hemen kompartmanına yerleşti. Trenin kalkmasına daha iki saat olduğunu önemsemedi. Gazeteye bakınarak, saatiyle oynayarak, küçük defterine notlar alarak vakit öldürdü ve Bergensbanen treni Almanya'da bile nadir görülen bir dakiklikle tam vaktinde yola çıktı. Oldukça sıkıcı geçen bu yolculuğu yapayalnız geçiren Werner Heinrich için on sekiz saatin nasıl bittiğini anlatmak oldukça güç.
Bergen, (her ne kadar Werner için sadece balık kokusundan ibaret olsa da) canlı bir şehirdi. Enfes günbatımlarında, mor pembe ve sarının her tonu görülebilirdi. Yine de eski balıkçı şehri Bryggen, hansa döneminden beri alman ruhunu koruduğundan teğmene daha tekin bir hava vermişti. Werner şehri yalnız başına biraz turlayarak fløyen'e tırmandı. Sanatoryumun misafirhanesine kayıt oldu ve bahçesine çıktı. Enfes bir liman manzarasına karşı tedavi olmakta olan hastaları inceleyerek boş bulduğu bir banka oturdu. Sonra, "Oh harika" diye düşündü. "Milletin savaşta kıçı kızarırken ben büyükannemle burda örgü öreceğim" Sonra kendine az yaşlı olan bir isveçli hasta bularak hiç hatırlamaya değmeyen bir tür muhabbete girdi. Savaşın seyri, alman denizaltıları, amerika ile ilgili falan.
Akşam yemeği ağır hastalara sanatoryum'da verilmeliydi ama Werner'in hasta olduğu dahi şüpheliydi. Güzel bir sivil takım düzdü kendisine. Koyu renk bir kravat. Yakaları dik keten bir gömlek ve tiril tiril siyah ceket - pantolonla mat siyah iskarpinler seçti. Sonra kente inerek yemek yiyeceği bir yer aradı.
Mjollnir o zamanlar güzel bir lokantaydı denilebilir. Burayı isveçli bir kadın işletiyordu ama kendisini arada bir görenler ancak olurdu. Onun yerine sigara ve gül satan (ikisi de norveç'te azdı) genç hanımlar, bu lokalin sahibesinden hep daha çok hatırlanmıştır.
Lokale girip kendine denize nâzır bir yer beğenmişti. İçeride yalnızdı. Yüzü çilli norveçli bir kızdan kibrit satın aldı. Kendine smaskribbe, roesti, ve jule birası ısmarladı. Beklemeye koyuldu. Günbatımından sonra gelen kuzey rüzgarı lokalin içinde dönerek esiyordu. Pencereyi kapatmak için ayağa kalkacağı sırada birden kıyamet koptu. Düşen tabak, bardağın ve (hatta sürahinin) sesiyle Werner olduğu yere çakıldı. Savaştan gelen kimseler için böyle gürültüler hiç.. ama hiç tekin değildir.
Kafasını çevirdiğinde garsonu özürler falan dileyerek yerde bulacağını sanmıştı ama yanılıyordu. Onun yerine son derece şık giyinmiş otuzlarının sonlarında bir hanımı kendine bakarken buldu. Bu Mjolnir'in sahibi olacak kadın olmalıydı. "-Ziyanı yok" diyerek kendisini rahatlatmak için gülümseyerek birşeyler söylemeye kalktı ama o da ne! kadının onu duyduğu falan yoktu. Öyle dikildiği yerden, ince uzun bir deniz feneri gibi ona bakıyordu. Werner bir sorun olduğunu hissederek ayağa kalktı. Kadın, adamın her hareketini izliyordu.
"-Werner Heinrich! Teğmen!" diye kendisini tanıtmaya çalıştı. Saniyeler süren bakışmanın ardından kadın nihayet teğmene yumuşamış göründü. El sıkıştılar ve kadın bütün o kırılmış tabak çanağın üstünden atlayarak Werner'in masasına oturdu. Genç teğmen, zarif kadının Mavi-yeşil gözlerini kendine sapladığını ve çevirip durduğunu rahatsız bir şekilde hayal etti. Açıkçası kadının bir derdi varsa -ki bunu bilmiyordu- anlatmış olmasını dilerdi.
"-Fraulein'ın bir sorunu olmalı ki beni öldürecekmiş gibi bakıyor" dedi Werner gülümseyerek.
"-Aksine sizi çok yakından tanıdığım birine benzetiyorum teğmen, acaba nerelisiniz?" dedi kadın.
"-Ailem Avusturyalıdır" dedi Werner Heinrich. "-Ama bugünlerde her yer Almanya oldu. Sigara almaz mısınız?"
Werner kadının sigarasını yakarken tavrını önce komik buluyordu. Ama sonra tehlikeli bulmaya başladı. Hanım durmadan sorular soruyor, Almancayı da diğer birçok dil gibi kusursuz konuşuyordu. Bölge tarihi hakkında muazzam bir bilgisi vardı bu kadının. Sonra kendini Aethel olarak tanıtan hanımın nedense gözleri doldu. İkinci bir sigarayı beceriksizce dudaklarına götürürken Werner anlamayarak sigarayı yaktı. Kadın uzun mantosunu teğmenin de yardımıyla giyerek dışarı çıkmak istediğini söyledi. Deli gibi aç olan Werner Heinrich sıklımaya da başlasa kadının çekiminden kurtulamıyordu. onda hiç anlamadığı bir şey vardı. Tanıyor gibiydi. Ama nereden.
Birlikte karanlık balık pazarını geçerek yağmurla ıslanmış rıhtıma vardılar. Kadın birden ona döndü. Werner heyecanlanmıştı. "-Eee" dedi. "-Şimdi ne olacak?"
Ve kadın kendisinden hiç beklenilmeyen yüce bir sesle konuşmaya başladı. Anlaşılmasa bile her kelimesi insanın ruhuna işliyordu. Kelimeler zamanı aşarak Alman teğmenin yüzüne sert tokatlar indiriyordu. Werner sendeleyerek düştü. Aklı karmakarışık olmuştu. Sonra kadın dimdik durarak ona şöyle seslendi:
"Şimdi bana bak Beomund oğlu Beolfwyn!, Âraf'ın isimsiz ruhu Jherein!, Şafakta vurulan Gerard Coutances!... Her isminle sesleniyorum sana! Beni gör!"
Sözlerin gücüyle geriye savrulan genç teğmeni bilmediği hatıralar allak bullak etmişti. Zamandan da eski bir hikayenin başrolünde gibi hissediyordu şimdi kendini. Kadının dediği her ismi tanıyor ama rüyadan uyanınca sanki o rüyayı gördüğünü inkar eden bir adam gibi kabullenemiyordu. Zayıf bile olsa bu çağdaki geçmişi onu delilikten koruyordu. Sonra Werner sendeledi. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Bergen sokaklarında ağlamak herkes için iç rahatlatıcı olmuştur zaten. Werner de rahatladı. Uzakta kalan geçmişini gözyaşlarına tutunarak buldu. Sonra kadına tekrar baktı.
Aşk onu öylesine bir hızla ele geçirdi ki dünya bir süre yavaşlamıştı. Umutların ötesinden çıkıp en gizli hayallerindeki bir heykeldi bu kadın. Bazen rüyalarında onu gördüğünü sanır ama ne olduğunu bilemezdi. Onu düşünerek doğduğunu biliyordu. Onu düşünerek öleceğini de... İşte Werner o zaman ağladı. Ağlarken timsah gibi sürünmekte olduğu paket taşlı kaldırımdan yavaşça yükseldi. Kadına yürüdü. Ve orada meleklerin dikkatli gözleri altında kavuştular. Dünya ölmek üzereyken umut yeni bir filiz verdi.
Sabahın ilk ışıklarına kadar bu şehirden bile eski iki aşık bölük pörçük hikayelerini birleştirdiler. Birbirlerini asla doymadan ama nazikçe öptüler . Kah adam kadının dizlerine yatmış, kah kadın adamın kollarında uyuklamıştı. Mutlulukları o sabahın güneşi kadar parlaktı. Werner ve artık adını artık gizlemeyen Eldrith, Mjollnir'in üst katındaki kadına ait odaya girdiler. Giyinik bir halde yatağa uzandılar. Sarılmıyor olmak öylesine büyük bir korkuydu ki ne kadar bir süre orada sarılmış halde bulunduklarını bu hikayede okuyamazsınız.
Ve sonra beklenmedik bir şey oldu. Odanın penceresinin iki yanında olan iki sandalyede iki adamı oturur buldular. Bunlar zamanın ötesinden beri kendilerini izlemekle görevlendirilmiş meleklerdi. Yaşlı gözüken ve yüzünde hiçbir ifade okunamayan Dirhael solda oturuyordu. Yeşil bir alman üniforması içindeydi ve bacak bacak üstüne atmıştı. Diğer sandalyede ise onlara korkutucu ama vahşi bir güzellikte bakan siyah SS üniformalı Semiel duruyordu. Sonra Dirhael konuştu:
"-Ey adam!" dedi. "Günlerinizin sonuna vardınız ve hakkınızda verilen hüküm dolmuş görünmekte. Yaradanın lütfu size son kez bahşedilecek. Belli ki kavuşmuş olduğunuz günün ertesinde ayrılmak istemezsiniz. Ama kulak verin diyeceklerimize" ve sonra Korkunç Semiel konuşmaya başladı.
"-Sevenleri ayırmaya biz meleklerin ve hatta güçlü Lucifer'in bile gücü yetmez. Bunu ancak iyi bir amaç uğruna kendiniz yaparsınız. Bugün kavuşur ve hükmü tamamlarsanız önünüzdeki yıllar size dalgalar gibi çarpacaktır. Gelecek savaşların yıkımı ve ölenlerin ağıtları mutluluğunuzu gölgeleyecek, çocuklarınızı sakat bırakacaktır"
"-Ne demek istiyorsun melek?" dedi Werner Heinrich. "-Birbirimize yüzyıllar sonra kavuştuk, ne diye şimdi onu bırakacakmışım?"
"-Zira" diye devam etti Dirhael, "-Aşkınızın aşamayacağı kederler zamanıdır. Size tavsiye veririz biz. Zorlamayız. Buradan çıkarken birinizi almamıza müsaade buyurursanız gelecekte aşkınız belki güvende olabilir."
"-Ama olmayabilir de" diye tamamladı Semiel.
"-Her hal-ü kârda buradan bizimle çıkacak olan ölecek ve gelecekte tekrar diğeriyle karşılaşmak üzere doğacaktır." dedi Dirhael
"-Ya burada kalan kişiye ne olacak?" diye sordu Eldrith.
"-Yaşı buraya girdiği anki gibi kalacak ve asla yaşlanmayacaktır. Dünyayı dolaşarak eşini arayacak ancak bu sürede dinlenemeyecektir." dedi Semiel ruhsuzca.
Odaya sessizlik çöktü. İki aşık birbirlerini çok özlemişti ve bu melekleri çok kederlendiriyordu. Ancak dünya daha büyük kederlere gebeydi ve zaman gitgide azalıyordu. "-Ne diyorsun yaşlı olan?" dedi Semiel kadına dönerek. Seçim hakkı senindir.
Eldrith bu soruyla karşılaştığında dünyada tam 144 yıldır yürüyordu. Her bir gününü de sevdiği adamı arayarak geçirmişti. Çok yorgundu. Çok bunalmıştı. Ne kadar aşık da olsa genç değildi. Bedeni kusursuz bile olsa içinde kuruyan bir ağaç vardı. Sevdiğinin kollarında bir süre düşündü. Fedakarlık etmeye karar verdi.
"-Ben" dedi "-Sizle bu odadan çıkıp gideceğim. Werner burada gençliğiyle kalacak."
Melekler başlarını eğerek kabullendiler. Çiftin vedalaşması yürek parçalayan bir sahneydi. Hiç zorlanmadan ağlıyorlardı. Sonra Semiel ayağa kalkarak kadının elini tuttu. Beraberce dışarı çıktılar.
O gün,
Ertesi gün,
Daha sonraki birkaç gün,
Werner Heinrich o odadan asla çıkmadı. Görevi ağırdı. Onu bu dünyada savaştan sonra arayacaktı. Henüz doğmamış birini nasıl arayacağını düşünerek pencereden yağmurun altındaki Bergen şehrini izledi.
Salı, Eylül 04, 2007
Unfinished Tales #3


Unfinished Tales #2

Ve tanrı onları izledi.
Unfinished Tales #1
Tamı tamına 6 gün ve 7 gece kayık kuzey denizlerinde dalgalara bata çıka, rüzgarla ve yağmurla boğuşarak sürüklendi. Sandal kıyıya vurduğunda ise adamın dudaklarında tuzun acı tadı ve ateşten gerçekten de yazgısına varmak üzere olan bedeni harici bir şey kalmamıştı. Lerché onu bulmasaydı bu hikaye anlatılamaz, Beolfwyn ise oracıkta ölürdü.
Lerché hisleri kuvvetli bir kızdı. Mırıldanarak söylediği şarkılarından birinde kekeledi. Beolfwyn huzursuz oldu. "Sorun ne Lerché?" dedi kıza,
Dalgalar minik kayığı sürüklerken adam donmuş bir ifadesizlikle kızı süzüyordu. Ama sonra Lerché tekrar bağırdı:

Tristan ve Isolde (ve hatta "the gunslinger") seven herkesten sonsuz özür diler, resmi kopya çekip hikayeyi benzeştirdiğimi tüm hayvanlığımla kabul eder ancak hikayenin geleceğinde zorunluluğumu anlayacağınızı umduğumu arzederim
Cumartesi, Eylül 01, 2007
Fark?

Şimdi,
Çocukluğumun büyük kısmını doğu'da geçirmiş olduğumu, silahlar ve askerlerle içiçe yaşadığımı, garip anılar ve tecrübeler edindiğimi bilen bilir. Hobiden öte, ateşli (konumuz olduğu üzere aynı zamanda ateşsiz) silahların dünya tarihinden ayrı incelenemeyeceğini bildiğimden bunlar üzerine yoğun gözlem ve çalışmalar yaptım. Elimden geldiğince çok okudum, atış yaptım, yapanları dinledim, inceledim. Mermi yolu, namlu enerjisi ve hızlarını karşılaştırdım. Kimi ülkelerin silahlarda estetiğe dahi önem verdiğini, kiminin yalnız silahı çalışır tutmaya devam edebilmek için herşeyi feda ettiğini gördüm. Gün oldu insanlar bana silahlarını gösterip geçemezsin dediler, gün oldu üstüme görmediğim yerlerden ateş edildi. Silah üreten ve ordusuna dağıtan bir ülkede sevimsiz hobimi de bünyesinde tutması gerekenler var takdir buyrulursa.
Gözlemlerim sonucu şu kanıya vardım ki,, Türkiye'de adam öldürmek oldukça basit ve bu prosesin kanun boşluklarına takılan, katile avantaj sağlayan yolları var!
Konuya geçmeden, silah denince akla gelen şeyin yani ateşli silahların bulundurma ve taşıma şartlarından bahsedelim.
Ateşli silahlar içinde belli ağırlıkta (grain) barut ihtiva eden, pirinç kovanlı ve kurşun çekirdekli mermiler atan, geri tepme, gazlı geri tepme, sürgüleme veya revolve sistemiyle çalışan manuel, yarı otomatik ve tam otomatik silahlardır. Yasal olarak elinizde bulundurabilecekleriniz, namlusu 17 santimetreyi aşmayan, mke üretimi pirinç gömlekli mermiler kullanan (full metal jacket), 6136 sayılı ateşli silahlar kanununa tabi diğer maddelere göre alınacak silahlardır. Şu anda açıklamak zırvalamak olacak ama tekrar bu noktaya döneceğim için ortalama bir ateşli silahın (tabancanın örneğin mke kırıkkale 7.65mm) namlı çıkış hızının 387 m/s olduğunu ekleyelim.
Bulundurma ruhsatını malum hayatının tehlikede olduğunu iddia eden herkes ile yine aynı kanunda belirlenen kimseler alabilirler. Bu ruhsatla silahınızı üstünüzde taşıyamaz ama evinizde bulundurabilirsiniz.
Taşıma ruhsatı ise Cumhurbaşkanından (Cumhurbaşkanım değil :P) başlayarak devletin üst kademesi, kolluk güçleri, kuyumcular, avukatlar, hakimler, savcılar, üst sınıf memurlar, petrol istasyonu sahipleri, sair işyeri sahipleri, hayatı büyük oranda tehdit altında olanlar, itirafçılar vs gibi kişilere silahları üzerlerinde taşıyabilmeleri amacıyla verilen ruhsattır. Fiyatı silahın cinsine göre değişse de genellikle fahiştir ve 5000 ytl civarında edinilir. Sağda solda belinde böyle silahla gezinen andaval görürseniz bu yukarıdaki listede kendisinin sayılmış olması büyük ihtimaldir. Silahı görünmeyecek şekilde saklamak zorundadır bu kişi. Silahını gösterirse ikaz edebilirsiniz.
Bendenizin dayandığı gerçeklik şu ki, bireysel silahlanmanın bu ölçüde ruhsata (izne) tabi tutulması ortamın teksasa ve hyboria çağına çevrilmemesi için gereklidir. Her önüne gelen silah alabiliyor olsaydı kurtlar vadisi yayınından sonra ışıkları kapatıp yere yatmak durumunda kalacaktık. Herkes silah alsaydı bile kimse güvende olmayacaktı zira herkesin silahının olması daha güçlü silahı olana üstünlük sağlamaktadır. Bu şekilde bir rekabet de yalnız silah satanlara yarar. Uzatmadan özetlemeye çalışıyorum ki 6136 sayılı kanunun varlığı çok hayat kurtaran kanunlarımızdandır. Çok severiz kendisini.
Lakin,
"Silah" konsepti ateşli silahlarla kısıtlı değildir. Hava basıncını 12000 psi olarak ayarlayabilirseniz bir spudgun yardımıyla patates fırlatarak uçak düşürebilirsiniz. Kanıtlanmıştır. Veya bu yazının yazılış amacı olan ve fiyatları ateşli silahların çok altında olan bir havalı tüfek edinerek birini öldürebilirsiniz. Güçleri bugün korkunç boyutlara çıkmış bu silahlardan açıklama amacıyla 150 ytlye her av bayisinden alabileceğiniz bir tüfek olan HATSAN MOD 125'i seçtim.
Hatsan izmir'de konuşlanmış bir atölye. Yurtdışına havalı tüfek ve tabanca ihraç ediyor. Örnek teşkil eden MOD 125 tüfeğini yalnız yurtdışına ihraç etmek amacıyla 2006 senesinde üretti. Bu tüfek 1.5 metre boyu, modern dizaynı, fosforlu truglo nşan sistemi, mauser tipi ergonomisi, hafifletilmiş kundağı, 9x32 ayarlanabilir dürbünü ve hepsinden önemlisi 1250 fps namlu çıkış hızına sahip felaket bir tüfek.
1250 feet per second, 400 metre/saniyenin üzerinde bir namlu çıkış hızına tekabül etmektedir. Ses hızı 330m/s de geçilir. 150 ytlye ses hızına saniyede 100 metreye yakın fark atan bir tüfek alıyorsunuz. Hangi ruhsatla? Hiçbiriyle. Havalı tüfek ve nişan tüfekleri hakkında 6136 sayılı kanunda kılıfı içerisinde taşınması ve -ahahahue geyiğe bakın- faturasının bulunması haricinde bir madde yok. Meskun mahallerden elinizde silahla geçmeyin ama atış yapacağınız yere gidene kadar irsaliyeli faturanız yanınızda olsun yeter. Atışınıza devlet yeşil ışık yakmış oluyor. Peki ama bu denli alım ve kullanımı kolay bir tüfek 1250 fps hız ve 4.5mm çap ile neler yapabilir.
40 ve uygun koşullarda 50 metreye kadar çıplak vücutta sert engellerle karşılaşmazsa 3.5cm derine işlemiş yaralar açabilirsiniz.
20 metrede kafatasında ciddi yaralanmalar oluşturur. kalp ciğer gibi uzuvların ardına parçalayarak geçebilir. Gözler dişler veya parmakların şansı yoktur.
5 ila 10 metrede kafatasını delebilir. kol bacak gibi uzuvlardan çıkabilir. Yiv ve setleri bulunduğundan ve kalibresi düşük olduğundan bu mesafede dönüş hızına erişerek dokuyu parçalayabilir.
bu ortalamalar pirinçle kaplanmamış yumuşak kurşundan bir paraşüt pellet ile 10 atışta hesaplanmış veriler sonucudur. Hatsan MOD 125 bu zayıf mermilerin yanında çelik çekirdekli (zırh delici) mermiler, ucu yuvarlatılmış durdurma kapasitesi artırılmış hunter mühimmatı, pirinçle kaplanarak ağırlığı artırılmış ve uçuş yolu düzeltilmiş rocket mühimmatı, 21.5 grain ağırlık verilerek direkt isabetlerde ölmenize yol açabilecek lightning mermileri gibi çeşitli markalarda ve modellerde ürünlerle atış yapabilmektedir. Uzun lafın kısası MOD 125 tüfeği ateşli silahların bazılarından daha hızlı, çoğundan daha delici olabilmektedir.
Bu silahı edinebilmek için yasal yaş : 18
Yasal prosedür : bir adet fatura
ve gereken para : 150 Ytl dir.
bu gücün büyüsüne kapılan 34 yaşında bir bankacı Ankara keçiören'de evinin balkonundan aşağıda gürültü yapan çocukların üzerine ateş açtı. 100 metreden kafasına isabet alan çocuk 4 ameliyatla halen yaşama savaşı veriyor. Babası sesi duymadan ve ne olduğunu anlamadan sırtına iki isabet aldı. Hedefi 9 kat yakınlaştıran bir dürbünle beraber 1250 fpslik bir namlu hızını böyle bir şerefsize ruhsatsız teslim ederseniz böyle çok ölen olur. Bu salak balkona tüfekle çıktığı için ihbar sonucunda 2 ayda ancak yakalanabildi. Şu an cezaevinde...
Peki ya atış disiplini ve eğitimi almış 50 metreden 3erli atışlarda 5 santime kadar gruplar yapabilen kişiler bu silahla birini vursa ne olacak. Sorun şu ki öleceksiniz. Bu silahlar adam öldürme kapasitesine sahip ve denk getirdi mi affetmeyen silahlardır. 2004 Yargıtay kararında silah addedilen havalı silahlar ateşli silah gücünde olsalar bile sahiplerine herhangi bir suçta ateşli silah cezaları getirmezler. Açık söyleyeyim mafya babası olsam bunlarla adam öldürürdüm :P. Keser veya baltayla birini öldürmekle dürbünlü tüfek kullanmak arasında ceza farkının olmaması hukuk sistemimizin derin bir boşluğudur. İstatistiki bir karşılaştırma yapacak olursak, avrupa birliği ülkeleri Hatsan'da 400m/s olan havalı silah namlu çıkış hızlarını 200 m/s seviyesinde tutmaya çalışmaktadır. Almanyada ise bu rakam 150 m/s dir. Namlu çıkış hızı 155m/s olan bir havalı tüfeği almanyada bulundurmak ağır bir suçtur.
Ha kullanması isabeti gücüyle falan çok keyifli bir tüfek onu da söylemeden edemeyeceğim. Ama 18 yaşında cahil bir çocuğun eline verilmesi cinayete davetiyedir.
Bireysel silahlanmanın karşısında değilim. Aksine destekliyorum. Sokaklarda korumak zorunda olduğunuz insanlar var ve elinde paslı şişler ve bıçaklarla gezen tinercilere karşı polisi arayamayacağınız bir zaman mutlaka gelecektir. Öyle bir an gelir ki bu tip kişilerden gelen saldırı ani ve geri dönülmez olur. Hayatınızı tinercileri kurtarmaya vakfetmiş bile olsanız saldırıya uğrayabilirsiniz. Sırf onlara zarar gelmesn diye taşımadığınız silahlar yüzünden kendinizi ve sevdikleriniz koruyamayabilirsiniz. Gözünüzün önünde sevdiklerinizi parçalarlarken insan hakları artık onları korumamalıdır. Güvenlik güçlerinin elinin ulaşamadığı deliklerde güvende olmanız bireysel silahlanma ile mümkün olabilir. Bu şahsi fikrim.
Yenilenmiş ve geliştirilmiş ruhsat ve izin sistemleriyle, silah alanların rutin kontrollere tabi olmalarıyla ve namlu hızlarında azaltmaya gidilmesiyle sorunun bir miktar çözülmesini öngörebiliyorum. Gerisi akademisyenlerde olsa gerek.
