Perşembe, Aralık 14, 2006

Vinmonopolet


Özgür bir ülkedeyim.

"Siz özal dönemi çocuğusunuz hakkınızı savunamıyosunuz, apolitiksiniz vır vır mıy mıy" gibi şeyler çok dendiği için bana vaktiyle işin teorisi üzerine düşünmüş bireysel özgürlükler, sosyal haklar, sözleşmeler üzerine kafa yormuştum. Yorulmuştum işin özü.

24 senede gördüğüm anladığım toplum içinde özgürlük kavramının bir başkasının yaşam alanına haklarına falan tecavüz etmeden kendi yolunda ilerlemek olduğunu farkettim. Kalabalıkta başkasına çarpmadan yolunda yürümeye çalışmak ve hareket serbestisi bulduğun alandan mutlu olmaya çalışmak gibi geldi bu biraz düşününce. Sonra kişisel haklarını önlerine sürdüğün diğer insanların sayısı beşten ondan on milyonlara çıktığında bu milyonluk kümelerin de bir takım hakları olabileceği akla geldi. Onun hakkı için bunu öldürmek "mantıklı", bunun hakkı için şunu hapsetmek "yararlı" oldu. Devasa bir iyilik için göze alınan minik kötülükler yapa yapa asla masum kalamadık. Doğa bildiğini okudu ve güçlü olan orada kalmaya devam etti.

Norveç bu bağlamda özgürlüğün bokunu çıkarmış bir yer. Tanımını da yapayım: kendi özgürlük alanınız genişlediği zaman özgürlüğün boku çıkmış oluyor. Ama bu eylem, alanın yüzölçümünün eskisine oranla daha büyük bir değer taşımasından değil, alanın genişliyor olmasının diğer insanları vahşi bir kibarlık içine sokmasından kaynaklanıyor. Diğer bir insanın özgürlük alanına yaptığınız en ufak müdahale en sert şekilde karşılık buluyor. Sigara içilmemesi gereken bir yerde boş bulunup sigara yakan birini herkes uyarmak yerine şikayet ediyor misal. Hız yapan bir şöför "üzgünüm dikkat etmedim" diyemeden uğrunda 4 yıl harcadığı ehliyetini kaybediyor. Acımasızlık ve empati eksikliği kibarlık ve canayakınlıkla ne kadar içiçe olabilir... Bunu anlamak için burada bir süre bulunmak gerek sanırım.

Daha boku çıkmış bir örnek başlığımızın konusu.

Vinmonopoletler, Norveçte %5'in üzerinde alkol içeren herhangi bir içeceğin alınabileceği tek adres. Norveç toplumu dünyanın en okuryazar, en aklıbaşında, en güzel, en estetik en aydın kesimi olup nasıl en alkolik olabilir diye düşününce vinmonopolet kavramının gereğini biraz anlar gibi oluyoruz. Burası şık bir dükkan. Haftaiçleri saat 18:00'e, Cumartesileri ise saat 15:00'e kadar açıklar. Pazar günleri içki satışı yok. İçeri girip sıra alıyorsunuz. Sıra size geldiğinde efendi gibi kalkıp hangi içki türünü istediğinizi, ne içeceğinizi tezgahtara anlatıyor raftan çok fahiş fiyatlara içki seçiyorsunuz. O kasanın ardındaki elfler dünyadaki her içkiyi biliyorlar. Neyle ne içilir, hangi meze neyin yanına gider, kalimantan'da yerliler neyle kafayı bulur size her şeyi anlatırlar. Sonra kocaman fosforlu yeşil turuncu Vinmonopolet torbanıza içkilerinizi koyar ve gülümseyerek sizi gönderir. Sokaklarda içki taşıdığınız herkesçe böylece anlaşılır. O gün içeceğiniz hemen yayınlanmış gibi olur. Şimdi sorun nerde?

Şurda, devlet insanı kendisine karşı korumaya kalkarsa ne olur. "İstediğim kadar içerim ulağn derttliyim ühüh" derseniz Norveç hükümeti evet haklısınız içmek de sizin hakkınız diyerek şok olacaktır. "E" demişler "madem her hakkın bokunu çıkardık, milletin kendini alkolik yapmasının yolunu açtık" (çünkü her şey çok güzel/düzenli olursa insanların gay veya alkolik olmaya eğilimleri vardır bakın şuraya yazıyorum) "olabilecek en yumuşak kısıtlamaya giderek alkol satışını tekele alalım. Alkolü yalnız biz kendi kurallarımızla satalım" Evet, güzel düşünmüşsünüz demek istiyorum ama Norveçte bira hariç herhangi bir içkiyi içebilmenin nasıl bir uğraş gerektirdiği hiç akla geliyor mu? Öncelikle hastanede tedavi olmayı beklermiş gibi sıra alıyorsunuz. Aslında size bir sorununuz olduğu burada betimleniyor. Sorununuzu çözmek için bekliyorsunuz. Alkolik demek istiyorlar size kısaca. "Bakın" diyorlar, "Vinmonopolette 6.5 dakikadır bekliyor, alkole bu kadar ihtiyacı var ne yazık"

Ardından alkole ihtiyacın en yoğun olduğu bir zamanda köşedeki markete gidip herhangi bir şişeyi sardıramıyorsunuz. Alkole hayır ihtiyacım yok. İçmekten (blogu incelerseniz görürsünüz özellikle biradan) hoşlanıyorum. Gerçi şimdiye kadar da "ölüyorum içecemmm" dediğim anlar pek olmadı. Ama 3. dünya ülkesi diye düşünülen Türkiyede bu açıdan kendimi daha rahat hissettiğim de aşikâr. Alkolik olabilmenin ve kimseye hesap vermemenin özgürlük alanımı güzel bir şekilde açtığı da burdan ortaya çıkıyor olabilir. Belki insanlar diye düşünüyorum bu kadar özgür olmak istemiyorlardır.

Norveç kralı olsam, adım da Haakon olsa, nüfusunun toplamı taksimle beşiktaş kadar insan olan bir ülkede krallık yapsam. Ülkemdeki insanlar dünyanın en zengin, en güzel, en entel, en en en leri olsalar. Ama kendilerini alkole verip bir hafta sonra evlerinde ölü bulunsalar.. Sanırım aynı kanunu çıkartırdım. Kaldı ki bu Norveçe özgü bir şey değil. İsveçte Systembolaget, Finlandiya'da ise Alko aynı işlevi üstlenmiş durumda.

Burak Oder hocam bir şekilde burayı görür ve okursa şunu anlatmak isterdim, idarenin kamu yararı gözeterek onların ucuz ekmek alabilmesi için fırınlar satış mekanları açması doğrudan bu amaca yönelik evet. Ama onların alkolik olmaması için Oslo'nun ortasında (73 adet Vinmonopolet açmışlar sanırım) binaları kamulaştırıp alkol satışı yapan dükkanlar açması işin her alanda bokunun çıkmasından başka bir şeyle açıklayamıyorum. İdare kamunun alkolizmle tehdit edildiğini düşünecek de, tüm içkileri fiyat, reklam ıvır zıvır olarak standardizasyona tâbi tutacak da. Alkolün alınmasını zorlaştıracak her türlü engeli bizzat devlet eliyle sağlayacak da, daha kısıtlı satışı gerçekleştirmek için abartmıyorum %21 vergi alacak da yok artık ali sami. Yapacak işi kalmayan idare sorunsalını tartışmak için ne güzel örnek yapmış adamlar.

Ha bir de Vinmonopolette satılan ürün alkolüne göre fiyatlandırılmıştır. Bacardi 151 listenin en tepesinde liderliği tuvalet ispirtosuyla paylaşırken, halis Chatêau'lu Bordeaux şarapları diptedir. pek fransız şarabı bulamazsınız bu yüzden Vinmonopolette. Böyle de garip bir yer.

girin gezin http://www.vinmonopolet.no/

Çarşamba, Aralık 13, 2006

Many Meetings


Bazı duygular vardır hepiniz biliyorsunuz,

Belli yerlerde olmanızı bekleyecek kadar sabırlıdır. İçeriğinde sinsilik barındıran güçlü hislerdir. "Oraya," hissin ortaya çıktığı ilk yere gidene dek unutulmuş olduğunu var sayar hatta hatırlama zahmetine girmezsiniz. O bahsedilen yer uzakta olabilir. Gizli bir yer olabilir. Hemen yakınlarda da olabilir. Ama gidene ve bıraktıklarınızla yüzleşene kadar neyin ne olduğunu bilmezsiniz. Orada, o anda herşey açığa çıkar.

Karl Johans Gata'dan Oslo limanına çıkışta duran o parkta böyle bir sürprizle karşılaştım. Asla bitiremeyecek olduğum hikayeme başladığım ahşap bankı gördüm. Nisan ayından beridir buraya gelmemiştim. İki mevsim ve sayısız olay geçmişti başımdan. Denize baktım. Rengin gerçekliğine gülümseyiverdim. Sonra yaşadıklarımı geçirdim içimden. Güçlü bir rüzgar, belki de rüzgardan başka bir şey geriye itekledi beni. Bir şeylerin kıyısında olduğum hissi öyle derinden ve ortadan geliyordu ki ürpermemek imkansızdı. Üşüyordum. Sonra oturmaya karar verdim, ki yanlış olan şeyi yapıyordum. Dönüp gitmem gerekirdi.

Ama oturdum.

Ayak sesleri geldi sonra yan tarafımdan. Sanırım solumdan. Gözlerimi denize dikmiş duruyordum. Uzun süredir beklediğiniz, çok geciken ama gelince rahatlama uyandıran bir dost adımı gibi geldi bunlar. Emindim ki bana geliyordu. Geleni mutlaka tanıyordum. Gelip yanıma oturacaktı bu kimse. Birlikte bir şeyleri yoluna koyacak bir şeyler çözecektik. Gittiğinde mutlu olacaktım. Daha önce onlarca kez olmuş bir senaryoyu tekrar tekrar yaşıyordum. Ne kem talih! Cevaplara muhtaç olan ve ihtiyacından ölmek üzere olan kişiler yoldan gelip geçen, gökte uçan şeylerden nasıl da medet umar. Bir şeye inanıyor olmak ne kadar saçma olursa olsun, ne kadar da güçlüdür. Din kavramı kendi başına pek çok açık verse de insanların bunları gözardı etmesi bu yüzden kolay sanırım.

Ayak sesleri yaklaştı.

Gri paket taşları üzerinde ayakkabısının sesini duydum, gözlerimin yan tarafıyla zarif hareketlerini seçtim. Dünya sessizleşti. Hayallerini kurduğum şeye doğrudan bakmaya cüret edemedim. Ayaklarını gördüm. Önümde durdular. Sonra neden yanıma oturdu. Birdenbire... Kalbimin sıkıştığını, nefesimin zorlandığını hissettim. İnanmak.. öyle güçlü ki...

Dakikalarca süren sessizlikte yalnız önüme baktım. Gökyüzünde buraya pek mahsus duran ince mavi çatlaklar kapandılar. Bir martı sızlanarak limanın üzerine süzüldü. Norveçli bir kızın teknesinden çıktığını gördüm. Sonra O sonsuzluklardan gelen sesiyle konuştu. Sesi hüznün ta kendisiydi. Oracıkta, yanımdan ve çok uzaklardan, o andan ve geçmişten, kalbimin içinden ve anılarımdan gelen; melodik, ağıta benzeyen ve herşeyiyle oraya ait bir sesti. Uğuldayan kulaklarıma "Demek geri geldin" olarak çarpan bir sesti.

Kafam hafifçe yana, ayaklarına seğirtti. Yüzüne bakamazdım. Yapamazdım. Gözlerini görmek, her saniye korkunç gözlerine bakıp, ağlayarak, yavaş yavaş ölmeyi istemiyordum. Bu denli bir sınava kimin gücü vardır? Tüm gücümü toplayarak cevap vermek istedim. Güçlülüğümü ispat etmek istercesine tok seslerle konuşmak istedim. Deliğine kaçarken tıslayan bir yılan gibi sessizce cevap verebildim.

-"E Evet beni çağırdınız"

-"Ben kimseyi çağırmam Serkan. Bulman ya da dinlemen gereken bir şey varsa sana söyler, giderim. o kadar"

-"Bir şey bulmam ya da dinlemem gerekiyor öyleyse?"

-"Eh öyle."

-"Yeterince adil. Lakin bir sorum olacak size"

-"Sor bakalım evlat."

-"Tüm hislerimi biliyorsunuz. Her birini bildiğinize eminim. En karanlık ve yine en aydınlık günlerde ne kötü ne de iyiye yorulmayan ama sonsuz hüzün ve acımayla kaplı her olayda oradaydınız. Yüzü acı dolu yeğenime bakarken beni kolumdan tutup geriye çektiniz, ama arkamı döndüğümde yoktunuz. O çayı içerken yanda mendil uzatan da sizdiniz, ağlayacağımı biliyormuş ve hatta bunu bizzat sağlamış gibi... Beşiktaş Beer'den çıkarken sırtıma dokunan da sizdiniz. Lakin onda da dönüp bakamazdım."

-"Ve?"

-"Ve, doğduğum günden beri köşe kapmaca oynuyoruz. Bunu oyunu sağlayan siz misiniz? Bu sizin bir eseriniz mi? Rica ederim söyleyin. Dünyaya sizin gözlerinizle baktığımı sanıyorum. Ama gözlerinize doğrudan bakıp görmeyi arzuladığım bir şey yok. Tüm bunlar ne demek? Bir anlamı var mı?"

Neden sonra, yanımdaki siluet kımıldandı. Sorumun açıklığı ve anlamı onu sarsmış olmalıydı. Sessizliğindeki bilgeliği, oturuşundaki ağırlığı hissettim. Hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Ama herşeyini hissediyordum. Yeni aşık olan bir çocuğun halet-i rûhiyesiydi bu bendeki belki. Beyaz saçları olmalıydı. Pek çok ömür görmüş bir huş ağacı sesi olsa ancak böyle konuşurdu çünkü.

-"Ben yalnızca gerçeğim. İşin en kötü tarafı ve belki de en korkuncu burada. Ölümden bahsediyorsun. Çevrene bir bak, Limana, şu gemilere, yağmuru getiren bulutlara, gri renge bak. Çevrende olan ve biten, iyi ve kötünün ihsanına ayrılmış pek çok şey görüyorsun. Belki de herşeyden habersiz sürüklenenleri görüyorsundur. Ama bak! İşte ben oradayım"

Beyaz elleriyle tam kestiremediğim bir yeri gösterdi denizin üzerinde.

-"Dünya ile gözlerinizin arasında kocaman gözlükler var. Bu benim Serkan. Kimi zaman bir şeye çok yoğunlaştığında, göremediğin bir şeylerin geçtiğini anımsamıyor musun? Zamanın sonsuz tuvalinde figürleri yumuşatan benim. İki sevgili öpüştüğünde tepedeki martıya çığlık attıran benim. Güneş doğmadan önceki kızıllıkta kulağına çalınan dream theater parçası bana ait. Bütün bunlar ne anlama mı geliyor? Bir de soruyor musun?" dedi.

Dudaklarımın kuruduğunu anımsıyorum. Utançla merak arasında öyle gidip geliyordum ki.

-"Hiç... Başına gelen ve geçenlerin bir şey ifade etmiş olmasını mı diliyorsun? Kendini önemli biri mi addediyorsun? Dünyada senin gibi 6 milyar gri ruh var. Hepsi kendi hüzünleri ve dünyalarıyla boğuşuyor. Pek azının özlemleri seninkinden değersiz. O yoketmeyi planladığın halklar arasında beni öyle şairane çağıranlar var ki şaşarsın. Kendine oyun oynama Ang! Aynı anda her yerde ve hiçbir yerdeyim. Ben dünyanın damarlarında akanım, Tolkien kitaplarından sızan, yeni ayrılmış sevgililerin gözlerinden fışkıranım. Açıkçası sana acıyorum. Bildiğin öyle az şey var ki"

Ağzım bir şey diyecekmiş gibi açıldı ve yine kapandı. Ben farklı bir karşılaşma hayal etmiş, farklı düşler kurmuştum. Hissettiğim nitekim yine hüzündü. Farklı bir şey değil.

"Bana bak" dedi, sonra.

Yavaşça kafamı kaldırdım. Siyah bir takım elbise giymişti. Vücudu çok düzgün görünüyordu. Kravatını gevşetmiş, beyaz boynunu kuzey rüzgarına açmıştı. Siyah şık pardesüsünü bankın sağ koluna koymuştu. Yüzü. Oh. Öyle yaşlı ve acılı duruyordu ki. Bir süre o yüze bakmak ciddi bir irade isterdi. Bir yerden tanıyacağım dedim bu adamı dolmaya başlayan gözlerimle. Bir yerde.. Biri. Ama kim. Hiç de öyle korkunç değildi. Koyu sarı saçları şakaklarından kırlaşmaya başlamıştı. Yakışıklı adamdı bu Lord Grey.

Ona elimi kolumu sallayarak bir şeyler anlatırken küçük dachsund köpeğini gezdiren bir norveçli hanımla gözgöze geldik. Durup bize bir iki saniye kadar anlamsızca baktı. "Ne bakıyor bu" yahu diyerek efendi'den icazet ister bir tavırla Grey'e döndüm ki, O orada yoktu.

Bir bankta bir saati biraz geçkin bir süre boyunca gerçekten kendi kendime mi konuştum. Sanmıyorum. Belki de o anda orada olmak istemeyiverdi gri efendi. Kim karışabilir ki onun iradesine. Kadıncağız ise herhalde delilerin nüfustaki artışını düşünüyor olmalıydı köpeğiyle tin tin uzaklaşırken.

Belki dediği gibi her yerdeydi figürleri yumuşatan ve ayrıntıları ekleyen. Görmek için mutlaka bakmaya gerek yoktu.

Kalktım ve gri yağmurla ıslanmaya başlamış Oslo sokaklarında talihimi aramaya devam ettim. Yüzümden süzülen her yaş yağmura ait değildi. Dünyaya katabildiğim de tek şey buydu sanıyorum, eğer bu bir şey olacak kadar büyükse.

Perşembe, Aralık 07, 2006

Eorl

"Bu Rohirrim lisanı galiba," dedi Legolas; "çünkü bu ülkenin topraklarına benziyor; yer yer zengin ve dalgalı, yer yer dağlar kadar sert ve katı. Ama ölümlü insanların hüznüyle yüklü olmasından gayrı ne dediğini tahmin edemiyorum."
"Ortak lisan'da şöyle söylenir," dedi Aragorn, "tercüme edebildiğim kadarıyla."

Nerede şimdi at, nerede süvari? nerede çalan borular?
Nerede zırh ve miğfer, nerede uçuşan saçlar?
Nerede harpın teline dokunan el, nerede yanan kızıl ateş?
Nerede bahar, nerede hasat, nerede uzayıp giden başaklar?
Gelip geçti hepsi, dağdaki yağmur, kırdaki yel gibi;
Batı'da günler tepelerin gerisindeki gölgeler içinde kaybolup gitti.
Kim toplayacak şimdi yanan kuru ağacın dumanını?
Kim görecek Deniz'den dönüp gelen, akan yılları?
nasiliz?
Tane bira ictim bugun..