Pazartesi, Ocak 29, 2007

Judgement

The inequity of fate,
The pains of love and hate,
The heart-sick memories,
That brought you to your knees.

And the times when we were young,
When life seemed so long,
Day after day,
you burned it all away.

All the hate that feeds your needs,
All the sickness you conceive,
All the horror you create,
Will bring you to your knees.

And the times when we were young,
When life seemed so long,
Day after day,

you burned it all away.

Imperium


Im a man of law. Despite my lack of faith to the "Lord" and current law of mortals, i deeply believe in a system of law. A system of law that does not exist yet. A system does not deny itself. A system that protects the helpless, and serves the man-kind unless they are "so". A system that would never allow anyone to be helpless. A system of victors, who will see the victory at the end.

A new order shall rise in the battlefield of the last battle. Victors, will run the world without pride or fear. Then, a man of skill and justice will cometh forward. For because he sat in shadows in loneliness and thoughts for so much years, he hadnt seen any other choice but war. And then, Twin headed banner of the imperium shall rise. Millions of bodies will cover the face of the earth.

Once God Emperor of the Mankind decides to move, everything will moved. He shall order and we will follow. He will point us the direction and we will conquer, or die while trying it.

Because,

While the enemies of the Emperor still drawn breath, there can be no peace.

(http://en.wikipedia.org/wiki/Emperor_of_Mankind_(Warhammer_40,000))

Cumartesi, Ocak 27, 2007

25

Ne kadar zor şimdi buraya bişi yazmak.

Hayattan çok fazla bir şeyler öğrenmiş gibi "ben 25 (yazıyla yirmi beş) sene gördüm ohohoy" demek çok saçma geliyor. Bugün biraz deneyerek 25 yılın her senesine ait bir şeyler anımsamaya çalıştım. Önemli olayların olduğu günleri hatırlaya hatırlaya evet, bu süre içinde ne yaşadığımı biliyorum. Günlük tutmanın da güzel tarafı burada sanırım. En erken bir şey hatırlayabildiğim zaman ise 1984 yılı. 1984'ten 1985'e geçtiğimiz yılbaşı gününü birkaç kareyle anımsıyorum. Jandarma lojmanında kapı komşumuzda kutlama yaptığımızı ve trt 1'in siyah beyaz görüntülerinde geri sayım sonucu 1984'ün gidip 1985'in geldiğini hatırlayabiliyorum. Nasıl bilmiyorum ama iki buçuk yaşımı hatırlıyorum işte.


Çeyrek asır be. Öh. Yine de her şey tam olmamış gibi geliyor. Verdiğin bir sınav kağıdında bir şeyleri eksik yaptığını hatırlamak gibi. Geriye dönemiyorsun. Tekrar 18 yaşımda olmayacağım mesela. Her şeyi on sekizimdeki gibi boş vermek isteyeceğim, belki biraz lükse kayıp bir şeyleri boş da vereceğim ama içim içimi yiyecek. Rahatsızlık duyacağım herhalde çünkü artık babamın evlendiği yaştayım.


Aynaya baktığımda yorgun gözler görüyorum artık. İstediğinden daha fazlasını okumuş gözler. Tek bir salak sınav için 800 sayfa kitabı okudukları da oldu. Annesinin gençliğini hatırlayan gözlerim var, babasının bulunduğu köye jandarma eskortuyla giderken kendisine uzatılan nazi tabancasını gören gözler bunlar. Doğudaki sefilliği, çürümüşlüğü ve rezilliği gören gözler.


Karadenizin koyu yeşil adamın gırtlağını sıkan ormanlarında gri gökyüzleri gördüm çocuk halimle. Hayatımın çoğu otobüslerde geçti. Bir ucu Sinop bir ucu Elazığ diğer ucu İzmir İstanbul Adana olan bitmeyen yolculuklar. Sarı ovalar, çorak topraklar, delirten beyazlıklar ve sakin mavilikler gördüm. Hep bir şeyler kovaladım. Kovalamayı bilmediğim zamanlarda kovalayanların çocuğuydum çünkü. Aynı şehirde 4 sene kaldığımız olmadı ki. İnsanları tanıyacak zamanım da olmadı, kimbilir belki hevesim de.


"Büyüdün artık" dediklerinde, onlar dedikleri için kendimi büyümüş saydım. Bir önceki seneden ne farkım vardı ki. Karar vermekse eğer o büyüklük, hala çocuk değil miydim? Öğrendiğim şeyler birbirinin zaten aynıydı. Metal, soğuk ve ölüme yarayan şeyler. Bir de sevmeyi öğrenmiştim kendiliğimden. Çok salak, çok yabancı ama fazlasıyla sahiplendiğim bir şeydi. Yüzümü çevirdim doğudan ve "bilgi" yazdım o kağıda. Ne hukuk okumaktı amacım ne de avukat olmak. Sadece istanbula gelesim vardı. O da neden bilen yok.


Sonra kelimelerin gücü girdi hayatıma. Yirmi üç mevsim geçmiş ne garip. Tolkien kitaplarında aradıklarımı buldum. İçimde doğan ama ifade edemediklerimi buldum. Dünyada hep olmasını istediğim ama hiç bulamadıklarımı buldum. İyi ve kötüyü karşımda "nizâsız ve fâsılasız" olarak görmekti isteğim. Bir şey hakkında tereddüde düşmeden kötüler ve iyileri keskin bir ahlak anlayışıyla ayırmaktı. Böyle bağlandım "Usta" nın dünyasına. Soylu sözlerine, gururlu karekterlerine böyle tutuldum. Hala elime başka bir kitap aldığımda beni o okuduklarımdan daha ileriye götürmez ve ben de o alakasız kitabı okumakla iyi bir ticaret yapmadığımı; geçen zamana değmediğini düşünürüm.


Geçen 3 yıl boyunca "Noldor" eğitimimi darmadağın etti. Ama adil bir süreç sayıyorum ben bunu. Bu ultima online guildinin benden aldığı zamanı parayı ve güveni, tanıdığım muhteşem insanları bana kazandırarak verdi. Anglachel'e lord payesi ekledi Noldor. Sorumluluğa, başında olmama rıza gösterdi. Beni onurlandırdı. Hızlı karar vermenin insanları ölüme ve yaşama götürdüğünü bana öğretti. Ateş ederken (ok atarken daha doğru olabilir) ve karar verirken yanılmamam gerektiğini gösterdi. Öyleydi ki, yaptığım hatalardan insanlar birbirine düşüyor, husumetler doğabiliyordu. Oldukça hoş ve zor bir deneyimdi.


Sonrasında bugüne dek boş günleri, Anathema'yı, yıldızları, hatırlaması yürürken gülümsememi sağlayan mutlulukları, dikili'deki yazlık evi, son mutlu günleri, ailemin dağılmasını, akrabalarımın ölmesini, ailemin parçalanmasını, okulumun hala sürecek kadar uzamasını ve emin olun bu saydıklarımdan daha kötülerini gördüm. Aynaya baktığımda kendimi tanımakta zorlanıyorum artık. "Neler oldu sana?" diyeceğim biri bana bakıyor.


Bugün benim doğum günüm. Artık büyüdüğümü hissediyorum. İçim geriye dönüp bakmak için kan ağlıyor. Ama büyümenin geriye dönüp bakmamaktan ibaret olması da can yakıcı. Artık planlar var. Bitirilmesi gerekenler, yapılması gerekenler, teslim edilmesi gerekenler.


"Hissedenlerin değil bilenlerin klübüne hoş geldin" diyor karanlıkta göremediğim biri. Klüpten içeri giriyorum. Orta parmağımı kendisine göstererek..

Perşembe, Ocak 04, 2007

Kınadım

Şehirler arası otobüs firmaları tamam güzel yol hızlı geçsin diye vcd teknolojisinden yararlanmak istemenizi anlıyorum. Güzel. Ama bu zamanı hızlandırma işlevinizi "babam ve oğlum" gibi filmlerle yapmak zorunda mısınız?

Şahsi düşüncem bu filmin insanı ağlatmak için yapılmış olduğu. Bir hikayenin -haydi buna trajedi diyelim, gücünü cello geçişleriyle artırıp üstüne kalp atış hızında bass pizzicatolar yapınca her insanı ağlatmayı becerebilirsiniz. Ahtapotun yaşamını acıklı bir hikayeye çevirip insanı ağlatırım bakın iddia ediyorum. Çağan Irmak'da kasıp tarantula hikayeleriyle insanları ağlatabilir çünkü benden bu konuda belli ki daha yetenekli.

AĞLAMADIM ULEN!

Bayram günü otobüste dağlar tepeler aşan bi sürü ünsan ağlak oldular, yanımda torun torba sahibi bi dedenin kendini bi tek yerden yere vurmadığı kaldı. Kadınlar sessiz hıçkırmaktan vazgeçtiler. Otobüs sanırsınız cenaze arabası oldu. Sanki yolcuların yarısını kazada kaybettik devam ediyoruz. Ortamı biraz izleyince çağan ırmağın yaptıkları bana pek etki etmedi, komedinin ortasında kalır gibi oldum. Çok yapmacık geldi bana olan biten.

Lakin film bitti, millet yaşlı gözlerle çevreye bakınırken bir müzik kanalı girdiler ki. Girmez olaydılar. Sertab Erener çook uzaklardan seslendi. Çok derinleri kazdı. Yapma dedim yine yaptı. Dedi ki:


"Üzgünüm gidenler için

üzgünüm bitenler için

sadece çok üzgünüm, dargın değilim"


Çağan Irmak'ın beceremediğini Sertab böyle becerdi. Sesinin her kıvrımı beni böyle öldürdü. Sözleri acımasız ama güzel yüzlü bir askerin sapladığı süngü gibi girdi. Bir an içinde ölümü kabullenmek için nedenleriniz varmış gibi.

Uyudum sonra da.
nasiliz?
Tane bira ictim bugun..